Bugünlerde yaşadıklarımız, medeniyet havzamızdaki durum aslında ibret almamız gereken bir süreçtir. Aslında dünlerin bugünlere verdiği mesajlar, bilgiler bizlere bugün olan bitenleri anlamamızı sağlamalıdır.

Bunları anlamaksa aslında sağduyu dediğimiz bir olguyu ortaya koyar. Sağduyu sadece bilgi değildir. Sağduyu anlamaktır.

Bu bakımdan tarih bize ulaştırdığı mana ve değerlerin gerçekleştiği bir süreci gösterir. Bu değerlerimizi bilmek, anlamak ve nihayetinde değerler istikametinde gelişmeleri yorumlamak ve değerlendirmek ve onların pusulasıyla yol almak medeniyetimizin gücüdür. Bizleri medeniyetimize bağlayan, çoklukta bir olmayı sağlayan değerlerimizdir.

Değerler dünyamızın mihverlerinden biri hürriyettir. Özgür irade; esas itibariyle, seçme ve tercih etme melekesine sahip olma özelliğiyle insan tabiatında, doğuştan kazanılmış bir hak niteliğindedir. İnsan hürriyetini yıkan esaretler ise aslında medeniyetimizi ruhsuz, cansız bırakan zehirli sarmaşıktır.

İnsanın ilahi özün taşıyıcısı olması bakımından özgür iradesini yok sayan, değerini vermeyen, misyonunu engelleyen, kula kulluk yaptıran, hiçbir ilkeye dayanmaksızın kendi arzularına göre yükümlülükler koyan ve yaptırımlar uygulayan bir anlayış bu zehirli gücün tezahürüdür.

Medeniyetimiz ferdi hürriyetin sağlanması ile toplumsal düzenin gerçekleşeceğine inanır. Ancak özgür irade, bilincin sadece kendisinin oluşturduğu mahsul değildir. En güzel şekilde yaradılmış olan insan, fıtraten sahip olduğu ilahi öz olan akıl gereği faydalı-zararlı, kolay-zor, temiz-pis, iyi-kötü, güzel-çirkin bağlantılarını çözümleme yeterliliğinde yetkinliğe ulaşabilir. Böylece hürriyet, çoklukta bir olmayı sağlayan değerler dünyamızın eksen kavramı olarak tebarüz eder.

İnsan ruhunun hapsedildiği, bireysel ve toplumsal egolarla ezildiği çevre ve her türlü doğmanın saldırısı insan hürriyetini boğar. Medeniyetimizin hürriyet yolu ise, insana adalet, refah, hak, sevgi, mutluluk yaklaşımlarına götürür.

Bugün yaşananlara baktığımızda, özünde medeniyetimizi iyice görünmez kılan bir iç ve dış sarmalın olduğunu görmek mümkündür. Çeşitli kurum ve katmanlarla çevremizde esaret kaleleri inşa edilmiştir. Bu katman ve kurumlar aslında insanın ilahi özü olan aklımızı ve ruhumuzu hedef almaktadır.

Bugün maalesef bir manada bağlamlarından kopartılarak oluşmuş etnikçi, cemaatçi, mezhepçi bir yaklaşım, İbn Haldun’un toplumsallaşma sürecinin ilk görünen düzeyi olarak ifade ettiği yapının bakış zihniyetini yansıtmaktadır.

Etnik bir vekâlet sarmalı ülkemizde esaretçi bir feodalite ile maddeci anlayışla insanları yutmakta ve kan dökmektedir.

Diğer yandan ise dini görünümlü diğer bir vekaletçi yapılanma bölgemizi esareti altına almış bulunmaktadır. İnsan ve hürriyeti ideoloji ve sapkın fetvacılık sarmalında ötekileştirilerek yok edilmektedir. İnsanların eylem hayatına bakarak, onlara iman biçme pozisyonuna girilmesi, İslam dünyasında yaşanan en önemli çatışmaların ve ayrışmaların sebebi olmaktadır. Böylece birleşmeden, birbirine bağlanmadan giderek uzaklaşılmaktadır.

Öte yandan cemaatçilik tam bir teslimiyet yaşamı sunmakta, birey, gerçekte cemaati yönetenlerin empoze ettiği her şeyi yapmaktadır.

Bireyle, cemaatin antlaşmasında; bireyin yaşamının kolaylaştırılması karşılığında birey, cemaatin ve gerçekte cemaat liderinin empoze ettiği her şeyi yapmaktadır.Kişisel yaşamlarını cemaatin himayesine ipotek eden insanlar, kolaylaşmış gibi görünen yaşamlarına karşılık cemaatin siyasal ve toplumsal gücünü elinde bulunduran kimselerin üzerilerinde keyfi olarak hüküm sürmelerine izin vermiş olmaktadır.

Aslında cemaatçilik anlayışı veya ideolojisi aynı zamanda sosyolojik anlamda siyasetin zihniyet dünyasında da etkin olmaktadır. Bu yönüyle bakıldığında siyaset, iktidar dediğimiz yönetim gücünü eline geçirdiğinde ekonomik ve sosyal tercihlerde fertlerin veya grupların bu siyasetle veya onu temsil edenlerle ilişkileri veya bağlılığı esas rol oynamaktadır.
Öte yandan “biat”, toplumsal sözleşme yerine günümüzde sorgulamadan boyun eğme anlamına yanlış olarak kullanılmakta ve anlaşılmakta yahut bu şekilde anlaşılması sağlanmaktadır. Oysa aklı, insanın özgür iradesini, insanın sorumluluğunu yok sayan, esasen insanı değersizleştiren ve idarecilerin yönetimde dayanması gereken esasları ve sorumlulukları gözardı eden sadece otoriteye bağlılık olarak tek taraflı olarak gören böyle bir anlayış, inanç ve düşünce dünyamızın siyasal kültürü kapsamında değildir.

Bireyin ortaya çıkmasına izin vermeyen örgütlenme modellerinin eksikliği “otoriter”, “tartışmasız sadakat ve hizmet” bekleyen ve aidiyet talep eden ideolojinin kök salmasına yol açmaktadır. Böylece “İçe kapalı, dayanışmacı, otoriter,” her üyeye yukarıdan aşağıya görev verilen “seferber edilmiş kitleler” oluşmaktadır. Toplumsal ve siyasal yapılar içinde cemaatçi bir örgütlenme model içinde “insan hürriyeti” ve bu hürriyete düşünce ve inanç dünyasının yüklediği sorumluluk, ekseninden uzaklaşmakta ve gücün kapsamına, yörüngesine sokulmaktadır.

Öte yandan güç sahibi olan askeri, idari ve yargısal bürokrasinin gerek seçilmiş yöneticilere gerekse de astı konumundaki kişilerle gözetici ilişki kurmasını yansıtan tutum ve pratiklerini, benimsemekte olduğu toplumsal ilişkilerle ilişkilendiren vesayetçilik tehdidiyle yüzleşilmektedir.

Değerlerden uzak vesayet ilişkisi içinde “denetim iktidarı” egemen olan tarafın insan yaşamına istenmedik biçimlerde müdahale sonucunu doğurmuştur. Bu da güce ulaşma ve güç kullanmada büyük eşitsizliklere zemin hazırlamış ve böylece “hürriyet” alanı çerçevelendirilmiştir.

Aslında gerek vekaletçi gerekse vesayetçi anlayışlar medeniyetimizin insan hürriyeti ve iradesini kuvvet mantığıyla zehirliyor. Zihinler çatışma ve kuvvet mantığı üzerinden medeniyetimizin değerlerini paramparça etmeye gayret ediyor. Değerlerden uzaklaşıldıkça, parçalandıkça aradaki rabıtalar yok olmakta ve birbirlerine yabancılaşılmaktadır.

Hâlbuki medeniyetimiz hürriyet ve değer odaklıdır. Birleşmeyi, birbirine bağlanmayı sağlar. İnsan hürriyetini, özgür iradeyi ve ilahi öz olan aklı yok sayan esaret anlayışı ise medeniyetimize tamamen yabancıdır.

Bu vekaletçi ve vesayetçi anlayış kendi kuvvet eksenlerini oluşturma ve sürdürmek için ulus ötesi kuvvet odaklarıyla, evrensel üst akıllarla da işbirliği yapmaktan kaçınmamaktadır. Zira asıl olan kendi güçlerini muhafazadır. Aslında bugün vatanımız ve coğrafyamız içeride ve dışarıdaki bu vekaletçiler ve onların üst akıllarını bertaraf etme mücadelesi veriyor. Bu anlayışla küresel projelerin peşinde koşanlar elbet bu büyük medeniyetin değer duvarlarına çarpacaklardır.

Güce ve hakka dayanmak, iki ayrı gerçeklik dairesidir. Güç daima egemen olmak istediğinden değeri yok sayıyor, ayaklar altına alıyor, eziyor. Bu iki gerçeklik dairesi arasında çatışma veya çarpışma insana değer veren, şahsiyet veren bir anlayışla insanlığa hâkim olmak isteyen menfaatler arasındadır. Bu gerçeklik dairelerini harekete geçiren ise başlangıç tercihidir: Güç mü, değer mi?

Medeniyetimiz şahsiyetimizdir. Şahsiyetimizi sağlayan da değerlerimizdir. Şahsiyet sahibi olmak, bir hayat kaidesine ve sorumluluk duygusuna sahip olmak önümüzde olması gereken bir tercih olmalıdır. Fikre dayanan siyaset de bunun önünü açarken esaretlerle yol almaya çalışanların önünü kesmelidir.

“Güç medeniyeti değil, medeniyetimizin gücü” ufkumuz olmalıdır.

Diğer HABERLER