Warning: session_start() [function.session-start]: open(/tmp/sess_5113303aa01334586c107ec60fae7c5f, O_RDWR) failed: Read-only file system (30) in /home/oktayv/public_html/index.php on line 1

Warning: session_start() [function.session-start]: Cannot send session cookie - headers already sent by (output started at /home/oktayv/public_html/index.php:1) in /home/oktayv/public_html/index.php on line 1

Warning: session_start() [function.session-start]: Cannot send session cache limiter - headers already sent (output started at /home/oktayv/public_html/index.php:1) in /home/oktayv/public_html/index.php on line 1
Oktay Vural - MHP Meclis Grup BaşkanvekiliOktay Vural - MHP Meclis Grup Başkanvekilihttp://www.oktayvural.com.tr/Copyright Oktay Vural - MHP Meclis Grup BaşkanvekilisNewsOktay Vural AKP'yi Eleştirdi 15 Eylül 2007 tarihinde yapılan enerji konulu panelde MHP Grup Başkanvekili Dr. Oktay Vural, AKP Hükümet Programını ve Enerji Politikalarını eleştirdi: "Öncelikle tesekkür ediyorum. 59. hükümetten sonra, Sayın Tayyip Erdogan’ın baskanlıgında kurulan 60. hükümet bir hükümet programı yayınladı. Takdir edersiniz ki her hükümetin temel bir amacı ve hedefi olur. Ancak bu programda hükümetin amacını ve varmak istedigi hedefleri ifade edecek bir vizyon eksikligi mevcuttur. Bu hükümetin genel olarak aldığı bir hedef yoktur. Öylesine bir hükümet programı… Daha önceki hükümetler ve programı atılım ve güven hükümeti, istikrar gibi çeşitli adlarla vizyonunu ortaya koyuyordu. Bu sadece bir hükümet programı… Bu hükümetin, bu programın vizyonu yoktur. Vizyonu olmayan programlar elbette sadece ve sadece bir bakıma, geçmişte yapılanları ortaya koyan ve pragmatik olarak yapılacakları saymaktadır. Bir genel müdürlüğün icraat programından öteye bir anlam ifade etmiyor. Bu bakımdan içerik ve vizyon olarak son derece eksik. Bakış açısı olmayan, vizyoner bakış açısı oluşturmamış bir programdır. Tabiatıyla bu hükümet programı, ekonomide, acaba hangi sorunlarımız var ve hangi sorunlara çözüm bulunabilir? Toplum neyi tartışıyor ve bu program hangi tercihleri ön plana getirebilir? Sorularının cevaplarını bu programda bulamıyoruz. Bugün örneğin Türkiye, bir cari işlemler açığından bahsediyor. Hatta uluslar arası kurumlar dahi böyle bir konunun risk olduğunu ifade etmektedirler. Şimdi, önümüzdeki cari işlemler açığıyla ilgili bir risk var ama programda bununla ilgili bir bakış açısı yok. Cari işlemler açığının finanse edilmesi biçimiyle ilgili bir çalışma da söz konusu değil. Bugüne kadar sıcak para modeliyle finanse edilen bir cari işlemler açığının ortaya koyduğu bir sistemi nasıl yöneteceksiniz? Buna cevap da söz konusu değildir. Bir başka husus da, giderek artan özel sektör borç riskini, bu cari işlemler açığı karşısında, sürdürülemezliği karşısında, nasıl karşılayabileceği, bu risk karşısında özel sektörün giderek borçlanma eğilimini, nasıl daha fazla öz kaynakları ya da kendi kaynaklarınızı kullanarak yöneltebileceğinize dair de bir çözüm görülmüyor, bir bakış açısı dahi sözkonusu değil Bir başka yönüyle, Türkiye’de gelir dağılımı bozukluğu ön plandadır, yoksulluk artmıştır ama maalesef bu hükümet programı, ekonomi politikasının bir amacı olarak gelir dağılımını düzeltmeyi benimsememiştir. Meseleye sadece sosyal yardım açısından bakmıştır. Oysa bir ekonomi politikasının amaçlarından biri de gelir dağılımını düzeltip yoksullukla mücadeledir. Bu konuda ekonomi bölümünde kesinlikle gelir dağılımı da yok, yoksulluk da yok. Nerede var, sosyal yardımlarda var, “şu kadar sosyal yardım yaptık”. Oysa devletin sosyal devlet olması özelliği aynı zamanda ekonomi politikasının sosyal sonuçlar doğurabilmesini sağlamak olmalıdır. Bu yardımlara muhtaç kesimin artması, ekonomi politikasının istenen amaçları sağlayamadığını, gelir dağılımı bozukluğunu giderek artırdığını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan program önemli ölçüde Türkiye’nin temel sorunlarına, bugün tartıştığımız sorunlarına bir bakış açısı, bir siyasal tercih ortaya koymamıştır. Türkiye’nin uluslararası rekabet gücü giderek azalmaktadır. Şimdi, ithalatın artıp, ihracatın ve üretimin giderek ithalata bağlı olması açısından, hükümet bu sorundan bahsetmemektedir. İhracat artışından bahsetmekte ama ithalat artışından hiç bahsetmemektedir. Bugün Türkiye uluslararası rekabet gücü açısından Merkez Bankası’nın yaptığı çalışmalara göre 15 ülkeye göre rekabet gücünü kaybeden bir ülke haline gelmiştir. Türkiye, ihracatı artmakta ve ihracatı artan ülke olarak gösterilmektedir ama OECD ülkeleri arasında %2 ile en az yüksek teknoloji, yüksek katma değerli ürün üreten bir ekonomi olduğu göz ardı edilmektedir. Ekonomimizin rekabet gücünün artırılması için bir vizyon da sözkonusu değildir. Ekonomiyi, ihracatı nasıl yüksek teknolojiye, nasıl daha fazla katma değerli ürünlere yönlendireceksiniz, rekabet gücünüzü nasıl artıracaksınız. Bunlar programda yoktur. Bu programa baktığınız zaman, Türkiye’nin bugünkü sorunlarına çözüm bulmak yerine, geçmişteki sorunları hatırlatarak bugün geldiği noktaları ifade etmektedir. Oysa geçmişte, mesela 57. hükümet döneminde 1999 yılında aldığımız hükümet döneminde içi boşaltılmış bankalar vardı. Direnci olmayan bir mali kesim vardı. Bütçe delik, deşik olmuştu. Görev zararlarıyla, başka başka bütçeler oluşmuştu. Oysa 57. hükümet, “ben bu sorunları çözeceğim” dedi ve çözdü. Enflasyon, geçmiş on yıl içerisine baktığınız zaman %90’lık enflasyonu %29’a düşürdü. O güne bakıldığı zaman, 57. hükümet devraldığı sorunlara çözüm buldu ve o çözümlerle birlikte bugün enflasyonun inmesinden bahsediliyorsa, bugün mali kesimin, bankaların güçlenmesinden, direncinden bahsediliyorsa, bugün görev zararlarının olmadığından bahsediliyorsa, bu sorunlar aslında daha 57. Hükümet öncesinde bulunan, ancak 57. Hükümetin çözdüğü sorunlardır. Ama Başbakan bu bölümü, kendinden önceki 3.5 yılı atlıyor, 2000 – 2001 yılındaki sorunlara değiniyor, bugünkü sonuçları değerlendiriyor. Oysa bu hükümetin devraldığı sorunlar bunlar değildir. Bu sorunlara çözüm bulan da kendileri değildir. Oysa Başbakan hem bu sorunlardan bahsetmekte, hem de adeta bu sorunları kendisi çözmüş gibi ifadelerde bulunmaktadır. Şimdi Başbakan hükümet programının görüşmelerinde, “22 banka fona devredildi”. Dedi. Şimdi, bankaların fona devredildiği o döneme baktığınız zaman şu soruyu sormak lazım, “önüne gelenin banka kurduğu, isteyenin istediği gibi kredi verdiği dönemleri sonlandıran BDDK’yı gündeme getiren de, bankacılık sisteminin dirençli olmasını, öz kaynak/kredi rasyosunun güçlenmesini sağlayacak tedbirleri hazırlayan kim?”: 57. hükümet. Şimdi 57. hükümet döneminden önceki sorunu alıyor, bu sorunu sanki kendi çözmüş gibi çarpıtıyor. Başbakan tabii bütün bunları ifade ederken “fona devredilen bankalar yok” demek suretiyle, sanki bankaların fona devredilmesi asıl sorunmuş gibi gösteriyor. Oysa fona devretmek, öngörülen zorunlu tedbirlerden biriydi. Asıl sorun, bu mali sistemin dirençsiz olmasıydı. Maalesef bugün baktığımız zaman bu hükümet, enflasyonla mücadele konusunda, kalkınmayla ilgili, mali yapıyla ilgili, görev zararlarıyla ilgili sorunlardan bahsetmiştir ama bu sorunları biz 2002’de bırakmıştık Zaten, bunlar bugünün sorunları değil. Bugünün sorunları da cari işlemler açığı, sıcak para, özel sektörün giderek artan dış borçlanması ve ihracatın, üretimin ithalata bağımlılığı, sermaye/işgücü hasıla katsayısının sermaye lehine giderek açılması, gelir dağılımı bozukluğu gibi sorunlara bir cevap sözkonusu değildir. İşin kolayını bulmuş, geçmişteki sorunlardan bahsediyorlar. Bugünün sorunlarından bahsetmeyen, kafasını devekuşu gibi kuma gömmüş bir durumla karşı karşıyayız. Başbakan yine program görüşmesinde “daha önce görev zararları vardı ama şimdi yok” ifadesini kullandı. Görev zararı 2001 yılında zaten sıfırlandı. 2001 yılındaki hükümet sıfırladı. Sen ne yaptın? Aksine bu dönemde bakıldığı zaman görev zararları açısından, birtakım kalemlerde artış oldu. Ama programın ekonomik yönü, ekonomik hedefleri Türkiye’nin bugünkü sorunlarına çözümle ilgili değil. Günlük, olağan gelişmeleri bir hükümet programı çerçevesine alıp koymuşlar. Tabii hükümet programında önemli ölçüde yanlışlıklar var. Mesela diyor ki, ”özelleştirme uygulamalarını bir gelir kaynağı olarak görmemekte, istihdamın, yüksek teknolojinin artmasında önemli bir politika aracı olarak görülmektedir”. Oysa özelleştirmede siz ne yaptınız? Sadece “Babalar gibi satarım”. Şimdi sorun şu, hangi özelleştirme, hangi verimliliği, hangi istihdamı artırmıştır? Bunu getirirseniz buraya, böyle yaptık derseniz, sonuçlar şunlar oldu derseniz amacınız anlaşılır. Ama yapılan uygulama, bugünkü yöntem verimliliği artırmak, istihdamı artırmak, yatırım yapmak değildir. Aksine gelir elde etmek amaçlıdır. Burada da kendi kendisiyle çelişen bir husus vardır. Programda “uluslararası bilgi, birikim ve teknoloji getiren, rekabet gücünü artıran, dış denge açısından finansman kaynağı oluşturan, yeni pazarlara açılımı sağlayan ve en önemlisi istihdamı artıran uluslar arası doğrudan yatırımların Türkiye’ye gelmesini sağlamak, temel hedeflerimizdendir.” İfadesi vardır. Bugün Türkiye’ye yatırım olarak gelen kaynaklar, sadece ve sadece ekonomik bir deviri sağlamak için kullanılıyor. Bundan başka bir anlam ifade ediyor mu? Hangisi yeni teknoloji getirdi? Hangisi yeni kaynak getirdi? Hangisi istihdam sağladı? Bankalar özelleştirildi, hangisi dışarıdan öz kaynak getirdi? Demek ki hükümetin yabancı sermaye uygulamaları bu amaçları sağlamaktan oldukça öteyedir. Başbakan programda, diyor ki, “Merkez Bankası döviz rezervleri tarihinin en yüksek seviyesine ulaşarak 70 milyar dolara yaklaşmış, böylece ekonomimiz dış şoklara dayanıklı artmıştır.” demektedir. Şimdi bu da son derece yanlış bir değerlendirmedir. Bugünkü rezervin dış şoklara karşı direnci mukayese edildiğinde durumun hiç de öyle olmadığı görülecektir. Dış şok ne olabilir? Mesela sıcak para dediğiniz şey kesilebilir. Şimdi sıcak para ne kadar? Türkiye’de 2006’da 62.2 milyar dolardı. Şimdi ise Ağustos 2007 itibariyle 90.6 milyar dolar olmuş. 90.6 milyar dolarlık bir sıcak para karşısında, 70 milyar dolarlık bir rezerviniz varsa, bu rezervler bu sıcak paranın muhtemel bir değişiminde bir garanti oluşturur mu? Oluşturması mümkün değil. Bakın 57. hükümet döneminde 2002 yılında bıraktığımız Türkiye’nin rezervinin sıcak paraya oranı % 28’ydi. Ama bugün böyle değil. Sıcak para miktarı rezervi aşmıştır. Sıcak paranın rezerve oranı %129 olmuştur. Rezervin muhtemel sıcak para riski karşısında direnci azalmıştır. Yani hükümet programının tam aksine bir durum vardır. Yine cari açıkları – cari açık önemli bir hedeftir – bu rezervle yönetebilir, kontrol edebilirim diyebilirsiniz Başbakanın dediği gibi. Şunu soralım; cari açıklar acaba gerçekten dış şoklara dayanıklı artmış mıdır? 2002 yılında cari açığın rezerve oranı %5’ti. Bugün geldiğimiz Türkiye’de cari açığın rezerve oranı %50’ye çıkmıştır. Tablo böyle iken 60. Hükümet Programı nasıl dış şoklara karşı dayanıklılığı artırdık ifadesini kullanabilmektedir. Bu rezervin dış şoklara karşı dayanıklılığı kalmamıştır. Neden? Cari işlemler açığı, artıyor, dış ticaret açığı artıyor, ihracat ithalat bağımlılığı artıyor, sıcak para artıyor. Düşük kur yüksek faiz uygulamasıyla saadet zinciri oluşturup rekabet gücümüzü zayıflatan bir uygulamayla karşı karşıyayız. Para ve kur politikaları ile rezervin bu şoklara karşı, şokların dayanıklılığını oluşturabilecek bir risk yönetimini temin edecek yapıda olmadığını düşünüyoruz. Rezerv konusunda başka şeyler de ifade edilebilir. Bu rezervi nerede değerlendiriyorsunuz diye Merkez Bankası’na bir yazıyla sordum. Merkez Bankası’ndan ticari sırdır, açıklayamayız diye bir cevap geldi. Aralık 2006 itibariyle rezervde 22,7 milyar dolar ABD hazinesinin tahvili var. O zamanki faizi de %3.86. Şimdi biz sıcak parayla rezervleri büyütürken, artırırken ortalama %20 – 30 faiz öderken, gidiyoruz ABD hazine tahvili alıyoruz, %3.86 gelir elde ediyoruz. Yüksek maliyetle borçlan, daha düşük maliyetle değerlendir. Bu rezervi oluştururken biz hangi ülkelerin cari işlemler açığını finanse etmiş oluyoruz acaba? Şimdi deniyor ki TL’ye güven arttı. TL’den altı sıfır attık, TL’ye güven arttı. Bu kadar değer kazanan ve güvenilen bir TL ortadayken neden özelleştirme dolar üzerinden yapılıyor? Madem öyle TL üzerinden yapın. Üstelik taksitli bir ödeme planı içerisinde dolar üzerinden öngördüğünüz bir ödeme ile ödenecek miktarın giderek düşmesine yol açar. Bir devlet kendi TL’sine güvenmiyor, özelleştirme yaparken dolar üzerinden özelleştirme yapıyor. Demek ki bu konuda, dövize olan talebi de artırmak istiyorlar. Piyasaya daha fazla döviz girmesini istiyorlar. Daha fazla döviz girmesini temin etmek ne demek? Açıkçası, bu, dövizi finanse etmekle kalmasını sağlamak için sıcak parayı cazip kılacak düşük kur yüksek faiz politikasını devam ettirmeye destek olmaktır. Dolayısıyla bu hükümet programı, bugün Türkiye’nin ekonomik sorunlarına çözüm bulmaktan uzaktır. Enerjiye geldiğimiz zaman, bu hükümet enerji konusunda ne yaptı? Bana bir tane, enerji konusunda şunu yaptı diye bir örnek verin. Yok! Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Enerji konusunda hiçbir şey yapmadılar. Bu konuda hiçbir şey yapmayan hükümet şimdi arz güvenliğini artıracağız diyor. Arz güvenliğini artırmak ne demektir ama arz güvenliği sağlanır. Güvenlik sağlanır, yani bunun artırılması bir şey ifade etmez. Bakıldığı zaman, enerji sektöründe, burada bir iki noktayı ifade etmek lazım… Şu yapılmıştır, bu yapılmıştır, doğalgazlı il sayısı dokuzdan 47’ye çıkarılmıştır. Diyor ki, “Türkiye’de doğalgazın elektrik üretiminde kullanımını azaltacağız.” Ne yapacaksınız? Nükleer enerjinin bu programda, arz güvenliği açısından alternatif bir enerji olması mümkün görünmüyor. Toplam enerji içinde sadece %5’i civarında bir nükleer enerji üretimi arz çeşitliliğini sağlayarak arz güvenliğini sağlaması açısından az bir miktar. Çok önemli bir şey değil. Bu sadece teknoloji kullanımı açısından önemi var. Önemli bir arz açığını kapatacak program ortada yok. Çeşitlendirmek açısından önemli… Peki, nerede kömür? Yok! Ne diyor, “termik santral projeleri tamamlanacak.” Peki, bu konuda ne yaptınız acaba? Programda, “Boyabat, Ermenek, Deriner, Ilısu barajlarını bu devirde tamamlayacağız, Yusufeli Barajı’nın yapılmasına başlanacaktır.” deniyor. Programa göre yapılacak sadece bunlar. Dört barajı tamamlayacak, bir tanesine de başlayacağım diyor. Dolayısıyla hidroelektrik potansiyelin artırılması için öngördüğü bir şey var mı? Hiçbirisi yok. Sadece bunları tamamlayacaklar. O zaman nasıl arz güvenliği sağlanacak? 2007’nin başlarında Dünya Bankası’yla yapılan bir çalışmayla Türkiye’nin 2009 yılında bir enerji sıkıntısına gireceği söylenmişti. Bu daha sonra 2008’e çekildi. Bu yaz ayları da aslında elektrik kesintilerinin başlama ihtimalinin yüksek olduğu bir dönemdi. Nitekim Güney bölgelerde çok ciddi kesintiler var. Böyle bakıldığı zaman, programda enerji arz güvenliğini sağlayacak bir tedbir görülmüyor. Petrol açısından öngördüğünüz, hani bizim petrol kaynaklarımızın aranmasıyla ilgili bir husus var mı? Yok. Peki dışarıdan rezerv satın almayla bu güvenliği sağlayabilmeyle ilgili bir vizyon var mı? Bu da yok. Dolayısıyla böyle bakıldığı zaman, enerji konusunda hükümet, laf ola beri gele tarzında bir şeyleri programa doldurmuş. Bir de enerji piyasasının denetimi, uygulanması, EPDK’nın işlevi konusunda bir hedef var mı? Bu da yok. Biraz önce siz de söylediniz elektrik üretiminin yanında dağıtımın özelleşmesi konusunda ne yapacaksınız, tercihiniz nedir, hangi modelle yapacaksınız? Bu sorulara program cevap vermiyor. Dolayısıyla enerji sektöründe hükümetin öngördüğü bir vizyonu programda öngörülmüş veya sunulmuş değildir. Programda Nabusco projesinden bahsediliyor. Doğu – Batı enerji koridorunun oluşturulması konusunda Bakü – Tiflis – Ceyhan boru hattı çok önemli idi. Hükümet ortaklığımız sırasında bu konuda önemli adımlar atıldı. Şüphesiz bizden önceki hükümetlerin katkıları da inkâr edilemez. Ben BOTAŞ Genel Müdürü iken 1991 yılında bu projeye fikri temelini oluşturduk. Ama gelişmelere bakıldığı zaman, Doğu – Batı enerji koridoru, Nabusco projesi olarak ifade edilen bu proje maalesef bugünkü hükümetin aymazlığından dolayı Rusya’nın Bulgaristan ve Romanya ile anlaşmasından dolayı, ciddi rakiplerle karşılaşmıştır. Maalesef bu proje adeta geri plana itilmiş durumdadır. Doğu – Batı enerji koridorunun oluşturulması Türkiye için çok önemliydi. Özellikle Bakü – Tiflis – Ceyhan boru hattının yanında doğalgazın da geçmesini ve Batı’ya geçmesini sağlamak da son derece önemliydi. Hükümet ne yaptı bu son dönemde? İran’la üzerinden Türkmen doğalgazını getirmeye kalkıştı. Peki Nabusco nerede? Bu projeyle Nabusco arasındaki bağlantı nasıl? Enerji politikaları konusunda hükümet, enerji maliyetlerini azaltabilmiş de değildir. Vergilerle ilgili bir düzenleme yapabilmiş değildir. Verimli işleyen bir piyasa söz konusu değildir. Hükümet zam yapmadım diyor ama Elektrik Üretim A.Ş.’ye zam yaptı, dağıtım zam yapmadı. Kim ödüyor bunun bedelini? Devletimiz ödüyor? Kimi kandırıyorlar? Vergisini aldığı tüketicinin cebinden bunun bedelini ödüyor, sonra da zam yapmadım diyor. Bu bir kandırmacadır. Peki, piyasayı nasıl düzenleyeceksiniz? Siz, piyasanın ihtiyacı olduğu zamanlarda girdi maliyetleri %72 artmışken otoprodüktörlerin serbest üreticilerin tarifelerini düzenleyemezseniz piyasayı nasıl düzenleyeceksiniz? Dolayısıyla böyle bakıldığı zaman hükümetin enerji konusunda da ciddi bir vizyonsuzluğu olduğu açık... Birinci bölümde ekonomiyle ilgili açıkçası hedefleri olmadığını ifade etmiştik. Bugünkü sorunları çözmeye yönelik bir girişim, hedef yok. Bir de Türkiye’nin önüne çıkabilecek fırsatları değerlendirebilecek bir misyon da sözkonusu değildir. Türkiye’nin önümüzdeki 20 yıl boyunca demografinin verdiği tarihi bir fırsatla nüfusun bağımlılık oranı giderek azalmaktadır. Böylece çalışabilir nüfusu artmaktadır. Eğer Türkiye, rekabet ettiği ülkelerin, özellikle AB ülkelerinin bağımlılık oranının giderek artmakta olduğunu dikkate alırsa bu önemli bir fırsat oluşturur. Türkiye bu çalışabilir nüfusunu istihdam edecek bir perspektifi ortaya koyar ve bu istihdamı sağlarken de ileri teknoloji, daha yüksek katma değer doğurabilecek sektörel tercihlerle bu nüfusu istihdam edebilirse, tarihin getirdiği bir sıçramayı sağlayarak AB ülkelerinin yanına yaklaşma fırsatını yakalamış oluruz. Bununla ilgili hiçbir yaklaşım tarzı programda söz konusu değil. Bakış açısı yok. Önümüzdeki 20 yıl boyunca çalışabilir nüfusunuz azalıyor. Bunu bir rekabet avantajı olarak kullanma yerine ne yapıyor? Sadece nüfusun işgücüne katılma oranını düşürerek netice aldığımız sanıyoruz. Oysa işgücüne katılma oranını artırmak gerek. Çünkü çalışabilir nüfusun artıyor. Ülkemizin bir insan kaynağı var. Bu insan kaynağınızı daha fazla istihdam edebilirseniz, insan kaynağınız daha yüksek katma değerli ürünler üretirse, rekabet gücü kazanırsınız. Bu perspektifi programda göremiyoruz, bu çok büyük bir eksiklik. Bir ülkenin muhakkak surette çalışabilir nüfusunun niteliğini artıracak, yüksek istihdam edebilecek sektörel yapılanmayı sağlayabilecek bir perspektife, vizyona sahip olması gerekir. Bu boyutuyla sanayileşmeyi sağlaması, sanayiyle birlikte bilgi ekonomisini, bilim ve teknoloji üreten, bilim çalışanı üretebilecek bir yapıya getirebilmesi gerekir. Bu vizyonu da görmediğimi paylaşmak isterim. Bilgi ve teknoloji dinamiğinin dikkate alınması gerekir. Biraz önce ifade ettiğim rekabet gücünü kazandıran nedir? Daha yüksek nitelikli ürünler tabii. Bunun için bir, nitelikli insan gücünüz olacak; iki, ona yatırım yapacaksınız. Böyle bakıldığı zaman ekonomi politikalarının bir parçası olarak bilgi ve teknolojiyi ekonomide katma değeri daha yüksek ürünlere götürebilecek bir modelin parçası olarak gören bir yaklaşım tarzı programda mevcut değil. Bunun sonucun da önümüzdeki dönemde rekabet gücü açısından, sanayileşmekte olan ya da sanayileşmiş olan ülkelerle rekabet ediyoruz derken, bilgi ekonomisini oluşturmuş ülkelerle rekabet etme fırsatını da kaçırabileceğimizi düşünmek lazım. O bakımdan eğitimi, özellikle ekonomi politikasının bir unsuru olarak değerlendiren bu ilişkiyi çok zayıf gördüğümü paylaşmak isterim. Şimdi, bilgi ve teknoloji diye baktığımız zaman bilgi daha fazla değer üretiyorsa, rekabet gücü üretiyorsa bu bilgiyi nasıl değerli kılacaksınız? Nasıl üreteceksiniz ve nasıl dağıtacaksınız? Bununla ilgili bir bakış açısı da açıkçası yok. Biz aslında biraz da gerçekten vizyonu olmayan bir programı bir bakıma bu vizyonlarla eleştiriyoruz. Aslında biraz da bu programda bu vizyonların olmaması, bu hükümetin gelecekle ilgili hedeflere varmak için stratejik düşünme kapasitesinin olmadığını da gösteriyor. Günümüzde artık stratejik yönetime geçtik. Böyle bir yaklaşım da yok programda. Bakış açısı olmayınca muhtevayı da eleştirmek gayet tabii oluyor. Bu bakımdan bu program, açıkçası bu yönüyle Türkiye’nin fırsatlarını değerlendirebilecek bir stratejik bakış açısıyla hazırlanmamış. Peki, neye göre hazırlanmış? Türkiye küreselleşme sürecine adapte olacak ve o süreç bizi bir noktaya getirecek diye düşünüyorlar. Bugüne kadar bütün ekonomistlerin tartışmalarının çoğu, devletin ekonomideki temel rolü üzerine olmuştur. Bütün iktisatçıların da uzlaştığı bir konu vardır: Devletin asıl görevi, milli ekonomilerini uluslararası seviyede rekabet gücü yüksek hale getirmektir. Devletin temel görevi budur. Şimdi küreselleşme sürecinde gelişmiş ekonomiler, kendi ekonomilerini uluslararası piyasada rekabet gücüne sahip hale getirirken siz onların yaptıklarını defacto kabul edip doğru kabul ederseniz, siz küreselleşme sürecinden faydalanmış olur musunuz? Hayır, olmazsınız. Başkalarının küreselleşme sürecindeki amacına hizmet etmiş olursunuz. Şimdi biz de diyoruz ki, bizim de milli ekonomimiz olsun, küreselleşme sürecinde rekabet gücümüzü artıralım. AKP ile partimiz arasındaki temel vizyon farklılığı budur. Onlar, küreselleşme sürecinde biz pazar oluruz, gelirler, yaparlar, dolayısıyla problem yok derler. Biz ise, küreselleşme sürecinin bir erozyon oluşturarak rekabet gücümüzü azalttığını düşünerek, küreselleşmeyi bir fırsata çevirip, milli düşünüp küresel hareket etmeyi öngörüyoruz. Onlar ise küresel düşünenlerin yerel hareket etmelerinin önünü açmayı düşünüyorlar. Temel farkımız budur, vizyon farkımız budur. Onun için Türkiye’deki ekonomik aktörlerin güçlenmesini istemiyorlar. Dışarıdaki ülkelerin ekonomik aktörlerinin Türkiye’de rol almasına öncelik veriyorlar. Ekonomide kamu aktörleri de vardır. Bu kamu aktörlerinin bu piyasada verimli çalışarak hizmet üretmelerini istemiyorlar. Bunların yok olmasını istiyorlar. Mesela TPAO gibi ya da BOTAŞ gibi. Oysa bu coğrafyada bunların varlığı ve verimli çalışması önemli. Siz bu aktörleri öldürdüğünüz zaman bu piyasada etkinliğiniz olması ve piyasadan pay almanız imkânsız hale gelir. Aynı şekilde bankacılık sektörü de öyle. Bankacılık sektörü de yabancılaştığı zaman, gelişen piyasalardan fırsatlardan faydalanmıyorsunuz, elde ettiğiniz karı yabancılara transfer etmiş oluyorsunuz. İşte böyle temel bir farklılığımız var. Bu çerçevede hem çalışabilir nüfus hem de bilim ve teknoloji hem de ekonomi politikalarının amaçlarından bir diğeri de işsizliği azaltmak olduğu da göz ardı edilmiştir. İstihdamı bu ekonomik yapıyla nasıl, hangi tercihlerle yönlendireceksiniz? Bununla ilgili makroekonomik bir yaklaşım tarzı yok. Aktif iş gücü edinme, işsizlik sigortasından faydalanma gibi birtakım şeyleri koymuşlar ama biraz önce söyledim, istihdam doğrultusunda bir büyümeyi nasıl sağlayacaksınız? Hem istihdamı teşvik edeceksiniz hem de enflasyonu doğurmayacak bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bugünkü hükümetin istihdam politikasının temelinde, istihdamı düşük gelirlerde yoğunlaştırmak. İnsanlarımızı asgari ücretle istihdam ederek rekabet gücü kazanamayız. Bu, çağdaş kölelik sistemi vasıtasıyla devlete bağımlı kılmak ve mahkûm ettirmek demektir. Hükümetin temel yaklaşımı maalesef budur. Bu çerçevede bu programda kendi iç dinamiklerimizi, kendi kaynaklarımızı hareket ettirerek rekabet gücü kazanmayı hedefleyen bir program değil, başkalarının kendi fırsatlarını değerlendirebileceği bir pazar haline dönüştürme tercihi vardır. Biz bu tercihi kökünden reddediyoruz. Enerji konusunda da aynı yaklaşım tarzı vardır. Türkiye enerji konusundaki fırsatları değerlendirebilecek ve kendi arz güvenliğini kendi yerli kaynaklarını daha fazla katma değer oluşturabilecek şekilde kullanabilmesini sağlayacak bir perspektif de burada gözükmemektedir. Dış politikada bakıldığı zaman, Türkiye’de terörle mücadelede uluslararası seviyede bu konuyu nasıl gündeme getireceğine dair bir husus programda yoktur. Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili bir kelime dahi yoktur. Enteresan olan ifadelerden biri de şudur; “Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya gibi önemli aktörlerle geliştirilen ilişkiler, Türkiye’nin AB, ABD ile sahip olduğu kurumsallaşmış ilişkiler sisteminin bir alternatifi değildir” demek suretiyle adeta tek yönlü mahkûmiyet gibi, hareket kabiliyetimiz yok diyecek kadar da tescil edilmiş teslimiyet politikasıdır. Bu hükümetin ekonomide de dış politikada da uyguladığı politika teslimiyet politikasıdır. Hükümetin lider politikası yoktur. Liderlik vizyonu yoktur. Çok teşekkür ediyorum. Thu, 27 Sep 2007 22:17:42 +0000http://www.oktayvural.com.tr/konusmalar/oktay-vural-akpyi-elestirdi/http://www.oktayvural.com.tr/konusmalar/oktay-vural-akpyi-elestirdi/Aile Albümü Aşağıda Aile resimlerini görüntüleyebilirsiniz, resmi büyütmek için lütfen üzerine tıklayınız Fri, 08 Jun 2007 22:51:03 +0000http://www.oktayvural.com.tr/album/aile/http://www.oktayvural.com.tr/album/aile/Tarihe Göre Basın Açıklamaları2007 2006 2005 2004Fri, 08 Jun 2007 22:10:37 +0000http://www.oktayvural.com.tr/basin-aciklamalari/tarihe-gore-basin-aciklamalari/http://www.oktayvural.com.tr/basin-aciklamalari/tarihe-gore-basin-aciklamalari/Hoşgeldiniz2007 yılı ile birlikte ülkemiz, -hiç de hak etmediği “fırtınalı günler” yaşadı. Vatandaş 6 ay Cumhurbaşkanı-Toto oynadı. Hükümetin alelacele aldığı karar ile milletimiz, 22 Temmuz 2007 de yapılacak seçime hazırlanırken, teşvik edilip, azdırılarak üstümüze gönderilen bölücü teröristlerin eylemleri ile arka arkaya gelen şehit cenazelerini karşılar olduk. Bu gidişe dur diyecek tek yolun “yüce milletimizin bu hükümeti ve AKP’yi sandığa gömmesi” olduğu inancıyla buradan sizlere sesleniyorum. SİTEME HOŞ GELDİNİZ AKP iktidarında terörle mücadele önemsenmemiş, etnik ayrışma tehdit olarak algılanmamış, bölücülük faaliyetleri özendirilmiş ve terör propagandası, teröre yardım ve yataklık etmek suç olmaktan çıkarılmıştır. AKP iktidarında ülkemizin uluslararası sorunlara bakışında milli perspektiften uzaklaşılmış, dış politikamız arsız taleplere ve olmayacak baskılara açık bir hale getirilmiştir. Uluslararası güçlerin menfaatleri doğrultusunda hazırlanan ve AKP İktidarı tarafından da desteklenen “Medeniyetler İttifakı” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” ülkemiz aleyhine olan sonuçlar doğurmuştur. Sözde Ermeni Soykırımı iddialarının kabulü yönünde diğer ülkelerin aldığı kararların zemininin hazırlanmasına yol açan AKP İktidarı uygulamaları Türkiye’nin direncini zayıflatmıştır. Ekonomik alanda da; AKP’nin uyguladığı politikalar sonucu borcumuz rekor düzeyde artmış, ödeme yapısı bozularak vadeler kısaltılmış ve sıcak paraya olan bağımlılık artmıştır. AKP döneminde Cumhuriyet tarihinin en yüksek borçlanması yapılmış ve 2002 yılında 149,9 milyar YTL olan iç borç 113,8 milyar YTL artarak 263,7 milyar YTL’ ye çıkmıştır. Dolar bazında iç borç stoku 2002 yılındaki 91,7 milyar dolardan Mart 2007 tarihi itibariyle 191,1 milyar dolara yükselmiştir. Ayrıca dolar bazında dış borç stoku 2002 yılındaki 129,7 milyar dolardan 2006 yılında 206,5 milyar dolara yükselmiş ve toplam borcumuz 2002 yılındaki 221,4 milyar dolardan Mart 2007 tarihi itibariyle 397,6 milyar dolara çıkmıştır. Burada; kuşatılmış, kıstırılmış ve maalesef çaresizliğe doğru sürüklenmekte olan ülkemizin, MHP’nin tek başına iktidarında uçurumun kenarından nasıl çekip çıkarılacağına ilişkin somut değerlendirme ve çözüm önerilerimizi siz değerli ziyaretçilerimle paylaşacağım. Bunca yıllık aktif siyasi yaşamımda edindiğim tecrübeyle; İzmir için, Türkiyem için hazırladığım çözümleri, -sizden gelecek önerilerle- daha iyi, daha tutarlı ve daha yeterli seviyelere ulaştırmak için var gücümle çalışacağım. Bana her konuda görüş, yorum ve değerlendirmelerinizi yazmanızı dilerim. Cevaplamamı istediğiniz sorularınızı da yollamanızı beklerim. Katkılarınız bana ışık tutacak; yol, yön gösterecek…Görüş ve önerilerinizi dikkatle inceleyecek, sorularınıza olabilen en açık şekilde cevap vermeye çalışacağım. 22 Temmuz 2007; beş yıldır sürüp giden mutsuzluğa, umutsuzluğa, huzursuzluğa ve gerginliğe son verme günüdür. Bu seçim; ülkemizin yönünü, mutlu ve onurlu bir geleceğe çevirmenin seçimidir… 23 Temmuz sabahı, tan ağarırken, ülkemiz de bu garabet yönetimden kurtulacaktır. Gayret Türkiyem… 23 Temmuz sabahı dünyaya tek bir cevap yeter… Tek Başına MHP. Saygı ve Sevgilerimle Dr. Oktay VuralMHP Meclis Grup Başkanvekili - İzmir MilletvekiliFri, 08 Jun 2007 20:25:41 +0000http://www.oktayvural.com.tr/site/hosgeldiniz/http://www.oktayvural.com.tr/site/hosgeldiniz/Konuşmalar ve Çalışmalar· Enerji Konulu Panel'de Yapılan Konuşma · PTT Hizmetlerine İlişkin Basın Toplantısı · UTİKAD1 Lojistik Konferansı Açılış Konuşması · İnternet Şenliği Hazırlıklarına Çağrı Basın Toplantısı · İnternet Haftası Basın Toplantısı · 2023 Yılına Mektup - Açılış Konuşması · Ayçiçeği Treni ile İlgili Düzenlenen Tören Konuşması · Kararlılık Beyanı · TBMM Genel Kurul ÇalışmalarıFri, 08 Jun 2007 19:40:32 +0000http://www.oktayvural.com.tr/konusmalar/konusmalari/http://www.oktayvural.com.tr/konusmalar/konusmalari/