Türkiye’de yargı krizi değil, apacık bir “yürütme” krizi yaşanmaktadır. Yürütenler kriz çıkarmaktadır. Bir istikrarsızlık, bir devlet krizi söz konusuyusa, bu yargıdan ziyade Başbakan Erdoğan’ın “Devlet benim”, “Her şey benden sorulur”, “Bütün doğruları ben bilirim” anlayışıyla “yürütenlerin” hukuk devletini yok saymasından kaynaklanmaktadır.

17 Aralık’la birlikte bu memleketi bir ‘devlet krizi’nin içine sokan Başbakan Erdoğan ta kendisidir.

17 Aralık’tan itibaren yaşananlar bize karşımızda bir siyasi parti olmadığını, bir rant ve soygun çetesinin olduğunu göstermiştir. Bu soygun çetesi, yolsuzluk çetesi, 11 yıldır kurduğu bu yapıyı muhafaza etmek için bakanlıkları, taşra teşkilatlarını, yoksulluk yardımlarını, dini, muhafazakarlığı, milliyetçiliği aklınıza gelebilecek her şeyi kullanmıştır.

Başbakan Erdoğan “yasama yürütme biziz” diyerek ipin ucunu kaçırmıştı, geldiği son nokta kendini savcıların yerine koymak oldu ve zırvalamanın zirvesinde dolaşmaya başladı.

Başbakanın şu sözleri zırvanın tevili olmazın en güzel ispatıdır. Başbakan diyor ki, “Yolsuzlukla mücadeleyi kararlılıkla sürdüren iktidar biziz, Yolsuzluklar, yolsuzluk bizim düşmanımızdır. Babamızın oğlu olsa evladımız olsa biz yolsuzluklar noktasında prim vermeyiz…”

Başbakan madem “yolsuzluk yapan evladımız olsa prim vermeyiz” diyorsun, savcı evladını ifadeye çağırıyor, gitsin ifade versin. Neden korkuyorsun? Herşey açığa çıksın. Madem alnımız ak diyorsun, ortaya çıksın ak koyun, kara koyun belli olsun.

Başbakanın bu sözlerini dinleyen biri sizce ne düşünür?

Sanki yolsuzluk operasyonunu yürüten polislerin görevden alınmasının arkasında Başbakan yok.

Sanki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Anayasa’ya aykırı ilan ettiği, Danıştay’ın hakkında yürütmeyi durdurma kararı aldığı, yargı bağımsızlığını yerle bir eden Adli Kolluk Yönetmeliği değişikliğinin arkasında kendisi yok.

Sanki Bilal Erdoğan’ın da adının geçtiği ikinci dalga dosyasının ilgili savcının elinden alınmasının arkasında kendisi yok.

Sanki yargı sürecinin başlamış olmasına rağmen her konuşmasında yolsuzluk soruşturmasını, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesini yerle bir edip kirli komplo diye niteleyen kendisi değil.

Sanki Cumhuriyet savcıları tarafından, yolsuzlukla suçlanan, haklarında çok vahim iddialar bulunan kişilerin mahkeme karşısına çıkarılmasına mani olan kendisi değil.

Bütün bu yaşananlara rağmen hala yüzü kızarmadan “Yolsuzlukla mücadeleyi kararlılıkla sürdüren iktidarız…” diye konuşabiliyor.

Ey başbakan bu saatten sonra sana kim inanır?

Başbakan yine; “Yolsuzlukla mücadele perdesi arkasında yeni Türkiye’yi engellemek isteyenler… İftira at, tutmasa da izi bırakır mantığıyla hareket edenler. Tertemiz insanları zan altında bırakmak olur mu? Sen nasıl olurda masum insanlar hakkında böyle dosyalar hazırlarsın. Seviyesiz, karakter yoksunu insanlar… O savcı, yüzkarası… Ey HSYK, bu adamla ilgili ne yapacaksın sen? Ya sen kim oluyorsun? Yetkim olsa, ben seni hemen yargılarım. Ama seni millet yargılayacak..”

Başbakan yolsuzluk soruşturmasında adı geçenler için “ masum insanlar” diyerek hükmünü vermiş bulunuyor.

Yolsuzlukta adı geçen bu insanlar Başbakana göre masum. Rıza sarraf da hayırsever bir sahaf.

O zaman mahkemeye ne gerek var? Yargıya ne gerek var? Kapatalım mahkemeleri, hukuk fakültelerinin kapılarına vuralım kilidi. Başbakan hem yasa çıkarsın, hem yürütsün, hem de yargılasın.

Başbakan bu insanların masum olduğuna nasıl karar verdi? Başbakanın kendisi, yakınları, bakanları suç işlemez diye bir kural mı var?

Soruşturanların suçlanması, tasfiye edilmesi başbakanın değil, suçladığı savcıların iddiaların doğru olduğu ve yolsuzluğun, rüşvetin üzerinin örtülmek istendiği algısını daha da güçlendirmektedir.

Bir yolsuzluk iddiasında hükümete dönük operasyondan daha doğal ne olabilir? Hükümet üyeleri, yakınları yolsuzluğa karışmışsa tabii ki cezalarını çekmelidir. Başbakanın ve AKP’nin yedirmeyiz çığlıkları, savcıları, hakimleri, yargıyı tehdit etmeleri bir cinnet halidir. Apacık yargıya dönük darbe girişimidir.

Başka ülkelerde ortaya çıkan pek çok yolsuzluk operasyonları var, orada kimse, “ajan, dış mihraklar, cemaat, faiz lobisi” gibi bahanelerin arkasına sığınmıyorken, savcılar özgürce iddialarını ortaya koyuyorken, AKP’nin bunların arkasına sığınması suçluluğun üzerine örtmekten başka bir anlam taşıyor mu?