Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 25 Eylül 2018′de başlayan 73. toplantısının ana teması olan “Birleşmiş Milletler’in Tüm İnsanlarla İlgili Olmasını Sağlamak: Barışçıl, Adil ve Sürdürülebilir Toplumlar İçin Küresel Liderlik ve Ortak Sorumluluklar” hakkında ülke liderlerinin çok taraflılık ve uluslararası kuruluşların rolü hakkında görüşlerini paylaştığını ifade ederek 2004 yılında Ege’de Son Söz Gazetesinde yayınlanan Birleşmiş Milletlerin rolünü sorgulayan makalemi sizlerle paylaşmıştım.

BM’nin yeniden yapılanması gerektiğine göre, biz daha güvenli bir dünya için ne düşünüyoruz? sorusuyla 2004 yılındaki makalemi bu soruyla bitirmiştim.

Bu makalemden sonra da “Daha Güvenli Bir Dünya için” önerileri değerlendiren ve kendi görüşlerimi ortaya koyan bir başka makaleyi Aralık 2004′te Ege’de Son Söz gazetesinde yayınlamıştım. Bu makaleMİ sizinle paylaşıyorum.

DAHA GÜVENLİ BİR DÜNYA İÇİN(!)

Küreselleşmenin ortaya çıkardığı sorunları çözmek için ortaya konan küresel çözüm yollarından biri de “entegrasyon” modelleridir.

Samuel P. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezine göre “Farklı medeniyetlerdeki grupların anlaşmazlığı küresel politikanın en tehlikeli ve merkezî sorunu haline gelmiştir.” Ona göre gelecekte ortak kültüre dayalı olan devletlerin birlik haline gelmesi dünyanın gerçeği olacaktır. Farklı kültürdekilerin de ayrı birlik oluşturması ile anlaşmazlıkların bu birliklerin arasında olacağını da vurgulamıştır.

Böyle bir dünya düzenin oluşacağı varsayıldığında, daha güvenli bir dünya için yapılması gereken de ortaya çıkmaktadır:Dünyayı tek bir medeniyetin hâkimiyetine sokmak ve yönetmek… Bunun içinde bir medeniyetin oluşturduğu değerleri küreselleştirmek…

Böylece medeniyetler çatışması değil, medeniyetler buluşması olacaktır.

Hepsi birbiri ile ilişkili olmak üzere; ekonomik entegrasyon,
kültürel entegrasyon ve politik entegrasyon süreçleri dünya gündeminin temel konusu olmaya devam etmektedir.

Moda deyimle, entegrasyon “in” entegrasyona karşı olmak “out” olarak nitelendirilmiş, kişi ve toplumların içsel bütünlükleri dağılmış, kişiler aynı konunun değişik cephelerinde birbiriyle tamamen zıt mahiyetteki tutumları savunur durumda kendini buluvermiştir.

Bu süreç, yansız değildir, kazananı ve kaybedeni vardır. Bu süreçte hem ülke içinde hem de ülkeler arasında kazanan ve kaybeden vardır. Neyi, niçin savunduğu anlaşılmayanlar, aslında kaybederken kazananları savunur duruma gelmiştir. “Kazan-Kazan” teorilerinden bahsedilmiştir.

Uluslara ayrılmış bir dünya içinde uluslar üstü bir örgütlenme nasıl sağlanacaktır. Uzlaşmada taraflar işbirliği yapmakta özgürdür, ama uzlaşma, bir kurum haline dönüştüğünde saptanan kurallara uymayı zorlayıcı mekanizmaları, yani dıştan bir otoriteyi de beraberinde getirir. Böyle bir otoriteye dayalı uzlaşma mekanizmaları
müdahaleci olduğu kadar, otoritenin tercihlerini de yansıtır.

Böyle bir merkezî otoritenin oluşmasının kaynağında ve temeli oluşturan değerlerde etkin olunmadığı sürece bu otorite altında uzlaşmada kazanan olunmayabilecektir. Bir merkezî otorite olmadan işbirliğinin nasıl doğacağını göstermek için oyun kuramcıları, sıfır toplamlı olmayan oyunlardan yararlanırlar.Bunlardan biri hapis ikilemidir.

Hapislerin İkilemi’nde oyuncuların ikisi de işbirliği içinde olursa karşılıklı olarak kazançlı çıkarlar. Ama oyunculardan biri işbirliği içindeyken, öteki buna yanaşmazsa, işbirliği yapanı sömürmüş olur ve işbirliği içindeyken elde edeceği kazançtan, daha yüksek kazanç sağlar. Her ikisi de diğeri tarafından sömürülmemek için işbirliği yapmazlarsa, her ikisinin de işbirliği yapmalarına göre daha az bir kazançları olur. Ancak bu kazanç, sömürülme seçeneğine göre yine de daha yüksektir. Tarafların bazılarının işbirliği tutumuna uygun düşmeyen taleplerde bulunduğu, en önemlisi saptanan kuralları değiştirdiği görmezden gelinmek istenmektedir.

Yeni sömürgeleşme süreçlerinde kullanılan tartışmaları ve gerekçeleri sağlıklı değerlendirmek durumundayız. Politik bir söylem haline gelen “değerlerin” veya “hakların” küreselleşmesi yönünde müdahalenin, aslında politik gücün bir aracı haline geldiğini ve bu gücün sahiplerine hizmet ettiğini dikkate almalıyız.

Emperyalizmin “Hayırseverlik artı yüzde 5” şeklinde tarif edildiğini unutmamak gerekir.

Bu nedenle, içinde bulunduğumuz bu sürece “in” “out” bakışı yerine; bu sürecin, yansız değil, kazananı ve kaybedeni olan bir süreç olarak algılanması gerekir. Bu süreç içinde, kişinin, milletin ve devletin çıkarının aynı noktada kesişmesine göre yer alınması ve tutum belirlenmesi uygun olacaktır.

“Daha güvenli bir dünya için” kendine, değerlerine, insanına, kültürüne güvenen, oluşturduğu kurumsal, kültürel, ekonomik ve sosyal sistemlerine dayalı uluslararası işbirliği içinde rekabet gücü yüksek bir toplum oluşturmak için “Önce Türkiye” demeliyiz.

Uluslararası düzen ve kuruluşlar hakkında tartışmaların yoğunlaştığı günümüzde 2004 yılında bu konuda düşüncelerimi bugün sizlerle paylaştım. Bu konuda çeşitli düşünceleri sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Ancak unutmayalım ki uluslararası düzen içinde ancak güçlü bir Türkiye;uluslararası sistem içerisinde nüfuz alanını artırmak, alakalarını geliştirmek,sorunlarını menfaatleri doğrultusunda çözmek ve uluslararası sistemin tüm devletlerin ortaklaşa benimsediği hakkaniyet ölçülerinde örgütlenmesine karar verici olarak katkıda bulunur.