Sayın Oktay Vural ile Röportaj (Bölüm II): İki Kutuplu Siyaset Ekseninde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP): Milliyetçi Hareketin Bugünkü Siyasal Zemini, Kırmızı Çizgileri ve Gündem Değerlendirmeleri
RESEARCH TURKEY – KASIM 23, 2013
RÖPORTAJ

Sayın Oktay Vural ile Röportaj (Bölüm II):
İki Kutuplu Siyaset Ekseninde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP): Milliyetçi Hareketin Bugünkü Siyasal Zemini, Kırmızı Çizgileri ve Gündem Değerlendirmeleri

Türkiye Politika ve Araştırma Merkezi (Analiz Türkiye) olarak Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) İzmir milletvekili ve Grup Başkanvekili Dr. Oktay Vural ile iki bölümde yayınlanacak uzun bir röportaj yaptık. Sayın Oktay Vural hem siyasetçi hem hukukçu hem bürokrat hem de akademisyen olarak çeşitli görevlerde bulunmuş, 1999-2002 yılları arasında iktidar olan üç partili (Demokratik Sol Parti (DSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Anavatan Partisi’nden (ANAP) oluşan) koalisyon hükümetinde Ağustos 2001′den itibaren Ulaştırma Bakanlığı yapmıştır. 1980 yılında Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) başladığı bürokrasi kariyerine çeşitli kurumlarda üst düzey görevlerle devam etmiştir. Lisansını İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yapan Vural, 1987 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nden de İktisat doktorası almış ve aynı üniversitede Yardımcı Doçent olarak görev yapmıştır. 1999 seçimlerinde MHP milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM’ne) giren Vural, kendi partisinde de çok önemli görevler üstlenmiştir ve halen Grup Başkan Vekili olarak MHP’nin politikalarını aktif bir şekilde savunmaya devam etmektedir. İlk bölümü geçen haftalarda yayınladığımız ve büyük ilgi gören Oktay Vural röportajın ikinci bölümünde MHP’nin 2002 yılında Türkiye’yi neden erken seçime götürdüğünden başlayarak son dönemdeki önemli gelişmeleri konuştuğumuz güncel siyasi konularla devam edeceğiz.

Röportajın Özeti:

“MHP siyasi istikrarla ekonomik dönüşümü, yapısal reformları çok önemsedi. AKP, 2007 yılına kadar bizim ekonomik programımızı uygulamaya devam etti”

“Türkiye’ye kaotik bir ortam yaratıldı. Artan belirsizliğin bedelini milletimiz ödüyor endişesi ile 2002’de erken seçim çağrısı yaptık”

“Koalisyon hükümeti olarak Irak Savaşı’na karşı olduğumuz için dışardan müdahaleler ve kurgular çok oldu. Şüphesiz bu manipülasyonların hedefinin bu talep ve isteklere karşı direnç oluşturmayacak bir başka siyasi iradenin oluşmasını sağlama olduğu göz ardı edilmemelidir”

“MHP’nin terör ve bölücülükle mücadele ve Kıbrıs kapsamında ortaya koyduğu tavır AB’ye üyeliğinin önünü kapatacağı iddiasıyla provokatif bir MHP karşıtlığına dönüştürüldü”

“AKP’nin siyaset dili, yönetim modeli, demokrasiyi araç olarak gören, demokrasiyi hazmedemeyen, çoğulcu değil, çoğunlukçu bir anlayışla toplumu yönetme modelidir”

“Böyle bir anlayışta kendilerinden başka bir alternatif söz konusu değildir. Bu ‘her şeyi biz yaptık’ anlayışı ötekileştiricidir ve bir kutuplaşma ortamı yaratmıştır”

“2007 seçimleri öncesinde yükselen milliyetçiliğin mecrasını değiştirmek amacıyla farklı bir kutuplaşma modeli uygulandı. AKP’ye hükümet yeniden altın tepsi ile sunuldu”

“AKP oluşturulan hassasiyetler ve kutuplaşma siyaseti ile mağduriyet edebiyatı ile 22 Temmuz seçimlerine girdi. MHP böyle bir kutuplaşmanın tarafı olmadı”

“27 Nisan muhtırası hükümete değil, muhalefete verildi. Dıştan ve içeriden bir siyaset mühendisliği yapıldı ve MHP’nin daha güçlü bir şekilde parlamentoya girmesinin önü kesildi”

“Türk siyasetini iki kutup ekseninde tanzim edilmek istedi: AKP-CHP. MHP’ye yönelik dinleme ve izleme faaliyetlerinin pazarlanmasında da hedef hep MHP’yi parlamento dışında tutmaktı”

“Günümüzde AKP; düşmanlıklar, kutuplaşmalar meydana getirdi. Ama bu kutuplaştırmalar bıktırmaya başladı. Huzur, uzlaşma ve diyalog arayan insanlar önemli ölçüde bu politikadan sıkıldı”

“Maalesef siyasi soytarılık yapıyorlar. İnsanları birbirine nasıl düşürebiliriz diye düşünüp duruyorlar, buldukları her şeyi kaşıyorlar, sanal düşmanlıklar bunlar. Toplumda bizatihi huzursuzluk, komşuyu komşusuna düşman yapan bir zihniyet var AKP’de. Bunun bedelini de toplum ödüyor”

“İki kutuplu siyaset anlayışında MHP bazen AKP’nin payandası, bazen de CHP’nin vagonu olarak gösterilmeye çalışılıyor. Amaç MHP’nin yükselişini durdurmaktır”

“Bugün MHP’nin ne AKP ne de CHP’nin yanında olma gayreti vardır, kendi doğru siyasetini uygulamaktadır”

“Bugün geldiğimiz noktaya bakarsak AKP’yi getiren CHP değil midir? 2003’te Erdoğan’ın Başbakan olması sürecini başlatan ya da 2004’te Türk Ceza Kanununu Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırarak onaylayan, özel yetkili mahkemelerin kurulmasına destek veren CHP değil mi?”

“Gezi parkı ekseninde oluşturulan toplumsal muhalefeti haklı bulduk ama bu şiddet eylemlerine dönüşmesine mesafeli durduk”

“Gezi eylemleri aslında AKP’nin yönetim anlayışının ne kadar baskıcı, despot bir yönetim anlayışına dönüşebildiğini ve polisin orantısız güç kullanımını ortaya koydu”

“Gezi olayları hükümetin aczini ortaya koyan, AKP’nin yarattığı toplumsal kutuplaşmanın boyutunu ortaya koyan acı olaylardı”

“Gezi parkı eylemlerinde bulundan 1980 ve 1990 doğumlu genç kesimin ömürlerinin tamamı AKP döneminde geçti. Bu nesil Erdoğan’ın benmerkezci yönetimi, otoriter, her şeyi ben bilirim anlayışından bıkmış durumda”

“Gezi eylemlerini AKP tahrik etti, ötekileştirmeyi şiddete dönüştürdü ve kendisinden giderek uzaklaşan seçmen kitlesini kendisine bağlamak için bunu bir araç olarak kullandı”

“Gezi olaylarının hemen ardından siyasi mitingler düzenlemesi AKP’nin asıl amacını ele verdi. AKP Gezi olaylarını yönetmek yerine siyasi rant elde etmek için mitinge dönüştürdü”

“Dini suiistimal ederek değişik devlet fantezileri üretiyorlar. AKP milli devletlerin uluslararası işbirliği yapan devlet tipine dönüşmesi gerektiğini ifade ediyor”

“AKP bölge ve etnik kimliklere dayalı yeni bir devlet modeli kurmaya çalışıyor. Millete hazmettirmek için Kürt açılımı ve terörist başı ile görüşmelerde gel-git’ler yapıyor. Bunun adı münafık siyasettir”

“AKP İslam’ı bile Batı Medeniyetinin bir yerel unsuru olarak dönüştürmeyi hedefliyor, buna hizmet ediyor, Cumhuriyeti dönüştürmek, milleti dönüştürmek için uğraşıyor”

“Demokratikleşme paketleri, ‘analar ağlamasın terör bitsin’ kamuflajları ile daha otoriter, daha yerelleşmiş, milli ekonominin ve milli devletin tamamen kaybolduğu bir yapılanmayı öngörüyor”

“AKP, PKK’yı Kürtlerin temsilcisi konumuna dönüştürmüştür. Abdullah Öcalan terörist başı olmaktan çıkarılmış ve politik bir lider haline getirilmiştir. Bu da hazmettirilmeye çalışılıyor”

“AKP eliyle bir paralel millet, paralel devlet oluşturuluyor”

“Açılım ve demokratikleşme paketlerinin asıl amacı üç aşamalı bir planla PKK ve Öcalan’a af sağlamaktır. Diğer eklemeler dengeleme, hazmettirme amaçlıdır”

“Orta-Doğu’da etnik veya mezheplere göre devlet yapılanma modelinin Türkiye’de inşası için Kürt sorunu iddiası bir araç olarak kullanılmaktadır. Hedef dört parçalı bir Kürdistan kurmaktır”

“Bize göre Türkiye’de bir Kürt sorunu yoktur. Sadece bu sorunu kabul etme dayatmasıyla Türk milletinin ve devletinin çözülme yoluna sokulması sorunu vardır”

“Kürt sorunu demek her şeyden önce Kürt kökenli kardeşlerimizi yaralar, zedeler ve daha tehlikelisi dışlar”

“Her vatandaşın demokrasi ve insan hakları için reformlar yapılır. Ama Türkiye’de bu adımlar hep bölücülüğe zemin hazırlamak, teşvik etmek üzerine yapılıyor”

“Alevilerin, başörtülü kardeşlerimizin ve PKK’nın taleplerini aynı paketin içine koyuyorlar, hepsini demokratik adım gibi sunup milleti kandırmaya çalışıyorlar”

“KCK açıkça Türkiye’de PKK terör örgütünün şehir yapılanması olarak kurulan ve ülkede ayrı bir paralel devlet yapılanmasını amaç edinen yapıdır. Bu nedenle PKK ile mücadele eder gibi mücadele etmek gerekir”

“MHP olarak bizim yeni Anayasa’ya dair kırmızı çizgilerimiz bellidir. ‘Ülkenin adının Türkiye Cumhuriyeti, başkentinin Ankara, resmi dilinin Türkçe ve ülkesine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin Türk olduğu’ gibi maddeler değişmezlerimizdir”

“Bizim demokratik parlamenter sistemle bir problemimiz yok. Başkanlık sistemi siyasi iktidarın ve Başbakan Erdoğan’ın tek adamlık özlemine dönük bir talep olarak yorumlanmalıdır”

“Biz son demokratikleşme paketini PKK’nın taleplerini, dayatmalarını yerine getirmek için atılan bir adım olarak niteliyoruz. Andımızla ilgili düzenleme, Alfabedeki değişiklikler de bu taleplerin bir bölümüdür”

“Türkiye yumuşak güç olarak bölge medeniyetine hâkimken AKP bu gücü yok etti. Türkiye tüm itibarını kaybetti, güvenilir bir ülke olmaktan çıktı. AB ile ilişkilerimiz zaten sorunlu”

“Biz Suriye’nin iç çatışmasında taraf haline gelecek dışarıdan müdahaleyi doğru bulmuyoruz. Ama Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü tehdit edecek noktaya gelirse milli menfaatlerimiz doğrultusunda müdahaleyi meşru görüyoruz”

“AKP’nin 2007 yılına kadar bizim programımızı aynen devam ettirmesi doğru olmuştur, ama AKP yeni hiç bir yapısal tedbir almadı”

“AKP döneminde büyüme üretimine dayalı değil dışarıdan ithal edilen bir büyüme oldu, biz buna ‘hormonlu bir büyüme’ diyoruz. Türkiye cari açık verirse büyüyor. Böyle bir büyüme modeli sürdürülebilir bir büyüme modeli değildir”

“IMF’ye olan borçlarımız sıfırlandı ama bu göstermeliktir. Başka borçlar arttı. Örneğin Dünya Bankası borçları üç kat arttı. Bugünün en önemli sorunu rekabet gücü oluşturacak ekonomiyi ve bankalarda finansal istikrarı oluşturmaktı”

“Bugün yeni yetişen nesil daha katılımcı yönetim modelleri görmek istiyor”

Röportajın Tam Metni:

“Türkiye’ye kaotik bir ortam yaratıldı. Artan belirsizliğin bedelini milletimiz ödüyor endişesi ile 2002’de erken seçim çağrısı yaptık”

Oktay Bey, birinci bölümde sizin siyasete atılmadan önce ve sonraki kişisel serüveniniz yanında Türkiye’de Türk milliyetçisi olmanın kodlarını, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve ülkücü hareketin dünü ve bugününü konuştuk. Bu bölümde güncel siyasetle devam edeceğiz. Günümüz siyasetini şekillendiren en önemli olaylardan birisi 2002 yılında MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin erken seçim çağrısı ve ardından Kasım 2002’deki seçimlerde Ak Parti’nin tek başına iktidara gelişiydi aslında. O nedenle oradan başlamak istiyorum. 1999-2002 yılları arasında MHP’nin de içinde bulunduğu koalisyon hükümeti vardı, 2001’de büyük bir ekonomik kriz yaşandı, daha sonra yeni bir ekonomi programı yapıldı, ciddi yapısal önlemler alındı ve ekonomi yeniden düzelmeye başlamıştı. Hatta o ekonomik programı 2002’de iktidara gelen AK Parti hiç değiştirmeden aynen uygulamaya devam etti. Neden toplumu sarsan bir ekonomik kriz sonrası tam düzelme başlamışken bir erken seçim çağrısı yaptı MHP ve Türkiye’yi seçime götürdü? Sizce bu hatalı mıydı, her şey biraz düzelmeye başlamıştı, biraz daha beklenebilir miydi? Geri dönüp baktığınız zaman, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, AKP 2007 yılına kadar bizim ekonomik programımızı uygulamaya devam etti. Şimdi o günkü ortamı tekrar bir değerlendirmek lazım. Ben öncelikle o krizin kendi ekonomik dinamikleri içerisinde çıkmış bir kriz olduğu kanaatinde değilim, bir takım tetikleyici şeyler var. Orada başka müdahaleler vardı. Özellikle Nisan 2002’den sonra Sayın Başbakan Ecevit’in hastalığı üzerinden bir güvensizlik, bir istikrarsızlık senaryoları oluşturulmaya başladı. Ekonomik programın çok önemli etkiler verdiği, faizlerin 40%’lar seviyesine düştüğü bir ortamda birden bire istikrarla ilgili problemler ortaya çıkarıldı. O zaman hem Ecevit’le ilgili hem de MHP’siz bir hükümet adı altında bir takım oluşumlarla siyasal istikrar bozulmaya çalışılıyordu. Oysa MHP siyasi istikrarla ekonomik dönüşümü, yapısal reformları çok önemsedi. Biz dedik ki bir; ne pahasına olursa olsun, siyasal istikrarı, koalisyon hükümetini korumaya öncelik vereceğiz, iki; yapısal dönüşümü sağlamamız gerekiyor aksi takdirde, eski politikaları devam ettiremezsin. Böyle bir politikanın sosyal bedeli de oldu vatandaşlarımıza, ama tedbirleri aldı, bu tedbirler netice vermeye başladı ve netice verdiği dönemde birdenbire yeni bir siyasal şekillenme senaryoları ortaya çıkmaya başladı. Birden bire parlamento dışında bir takım siyasal odaklar yeni bir siyasal yapılanma çabasına girdiler. DSP bölündü, hükümet çoğunluğunu yitirecek duruma geldi. Biz bu oyunu bozmak istedik.

Burada araya girerek bir iddiayı da sormak istiyorum. O dönemde Amerika’nın Irak’a müdahalesi de gündemdeydi ve Türkiye’deki koalisyon hükümetinin Irak’a müdahaleye karşı olduğu konuşuluyordu. Bunu Başbakan Ecevit de bizzat dile getirmişti. O nedenle o hükümetin yerine alternatif bir oluşum çıkarılması, Irak’a müdahaleye ‘evet’ diyecek bir siyasi oluşum için çalışmalar, baskılar olduğu gibi iddialar oldu. Bunlar doğru mu?

Doğru, biz o zaman Irak’a müdahaleye karşı çıktık. Hatta 2001 Haziran ayında ya da 2002, bir rapor var, orada milliyetçi düşünce sisteminin Irak, Ermeni, Kıbrıs meselelerinde ABD’nin menfaatlerine aykırı tutumlar içerisinde olduğu ifade ediliyordu. Şimdi böyle tutumlar olunca dışarıdan ve içeriden kaynaklanan senaryonun amaç ve hedefinin neye yöneldiğini gayet rahat görüyoruz. Şimdi düşünelim, milliyetçi bir partinin genel başkanısınız, birden bir belirsizlik ortamı oluşturmaya başlandı. 3 Temmuz 2002 tarihinde, liderler seviyesinde yapılan bir toplantıda; ‘belirsizlik var, yeni bir şey olması lazım, işte doktor raporu filan’ gibi hususlar konuşulmaya başlandı aniden. Bunun nereye götürülmek istenildiğini de idrak etmek lazım. Sonra DSP’nin içi boşaltılmaya başlandı. Bu belirsizlik ortamı içerisinde büyük fedakârlıklarla oluşturduğumuz ekonomik istikrar da bir bakıma milletin de daha fazla bedel ödeyebileceği noktalarda bir belirsizliği oluşturacak şekilde riskler oluşmaya başladı. DSP çoğunluğunu kaybetti, hükümet çoğunluğunu kaybetti, Başbakan yürütemez deniyordu. Bu yaratılan kaotik ortam Türkiye’ye daha belirsiz bir kurgunun empoze edilmesine yol açabilir ve artan belirsizliğin bedelini milletimiz ödüyor endişesi ile milliyetçi bir parti olarak belirsizliği ortadan kaldırmak için erken seçim çağrısı yaptık. Sürdürülebilir bir hükümet modeli de gözükmüyordu açıkçası. Siyasi iradenin çok dışa bağlı olduğu bir sistem, bu da çok büyük riskler getirirdi.

“MHP’nin terör ve bölücülükle mücadele ve Kıbrıs kapsamında ortaya koyduğu tavır AB’ye üyeliğinin önünü kapatacağı iddiasıyla provokatif bir MHP karşıtlığına dönüştürüldü”

Erken seçin kararını alırken MHP’nin barajı aşıp parlamentoda yeniden yer alabileceğini öngörüyor muydunuz?

Doğrusu, parlamento dışında kalmayı beklemiyorduk, bizim hesaplamalarımız farklıydı, ama netice o şekilde oluştu. Ama biz Türk siyasetinde oluşturulmak istenen istikrarsızlık ve belirsizlik ortamını önlemek için seçim kararı almıştık, aldığımız karar tamamen milletin menfaati içindi ve bugün de doğru olduğunu düşünüyoruz. Sonuçta o kararı almasaydık ekonomik anlamda daha büyük bedeller ödeyeceğimiz ve Irak konusunda da çok farklı mecburiyetler içerisine gireceğimiz bir süreç gelişebilirdi. MHP’nin özellikle terör ve bölücülükle mücadele ve Kıbrıs kapsamında ortaya koyduğu tavır AB’ye üyeliğinin önünü kapatacağı iddiasıyla provokatif bir MHP karşıtlığına dönüştürüldü. Şüphesiz bu manipülasyonların hedefinin bu talep ve isteklere karşı direnç oluşturmayacak bir başka siyasi iradenin oluşmasını sağlama hususları göz ardı edilmemelidir. Seçim kararını alma sebebimiz ise siyasi ve ekonomik istikrarı bozacak gelişmelere milletin kararıyla dur demekti.

Seçim sürecine girilince bir Genç Parti sürprizi oldu, bu yeni parti 7% oy aldı, belki sizin oylarınız da bölündü. Bir de daha kurulalı bir yıl olmuş olan AK Parti büyük çıkış yaptı. Size seçim kararı aldırmada etkili olan bahsettiğiniz senaryolar seçim sonuçlarında da etkili oldu mu sizce?

O dönemde dışarıdan AKP’yi tetikleyen açık müdahaleler de oldu, manipülasyonlar oldu. Bunlar çok ilginçtir, o dönem içerisinde sorgulamak lazım. Örneğin siyasi yasaklı olan birisi nasıl parti genel başkanı olarak seçimlere katılabildi? Parti üyesi bile olamayan bir kimse ama parti genel başkanı olarak seçimlere katılabildi. Dolayısıyla o dönemi iyi değerlendirdiğinizde, iç ve dıştaki müdahaleleri, bir takım mağduriyetler ve sosyo-ekonomik krizlerin bedelini bir bakıma parlamento dışındaki AKP’yi ödüllendirerek ödetme gibi bir girişim oldu. O süreçler dış güdümlü manipülasyonların çok yoğunlukla yaşandığı bir dönemdir.

“AKP kutuplaşma siyaseti ve mağduriyet edebiyatı ile 2007 seçimlerine girdi. AKP’ye hükümet yeniden altın tepsi ile sunuldu”

2002 seçimlerinden sonra Ak Parti tek başına hükümet oldu ve üst üste seçimleri kazanarak 11 yıl iktidarda kalmayı başardı. Muhalefet partileri iyi muhalefet yapamamakla eleştiriliyorlar. Bunun yanında Ak Parti’nin siyaset yapış tarzı, siyasete getirdiği dil ve söylem de muhalefetin alışık olmadığı bir ortamı doğurdu deniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz Ak Parti’nin başarısını, oluşturduğu siyaset dilini, tarzını, söylem ve eylem anlayışını?

Bir kere AKP’nin getirdiği siyaset dili, yönetim modeli, demokrasiyi araç olarak gören, demokrasiyi hazmedemeyen, çoğulcu değil, çoğunlukçu bir anlayışla toplum yönetim modelidir. AKP’nin siyaset tarzında ‘kendinden önce yapılan her şey yanlış, kendi yaptığı her şey doğrudur’. Dolayısıyla böyle bir anlayışta kendilerinden başka bir alternatif söz konusu değildir. ‘Her şeyi biz yaptık, bizden öncekiler devri-sabıktır’ anlayışı ile ötekileştiricidirler. Hatta Cumhuriyet dönemiyle mukayeselere kadar gittiler, bir kutuplaşma ortamı yarattılar, her şeyi reddettiler. Kötülüklerin anasını hep geçmiş yaptılar ve kendisini hep iyiliklerin anası gibi gösterdiler. Bu dil ele geçirdiği medya aracılığıyla da bolca pohpohlandı. Muhalefetin haklı eleştirilerini gündeme getirilmezken medyada hep iktidar değil, muhalefet eleştirildi. Aslında 2007 seçimleri öncesinde yükselen bir milliyetçilik vardı. Yükselen milliyetçiliğin mecrasını değiştirmek amacıyla farklı bir kutuplaşma modeli uygulandı 2007 yılında. Özellikle 27 Nisan bildirisi milliyetçiliğin yükseldiği, toplumsal muhalefetin MHP’ye yöneleceği bir dönemde verildi ve AKP’ye hükümet yeniden altın tepsi ile sunuldu. AKP oluşturulan hassasiyetler ve kutuplaşma siyaseti ile mağduriyet edebiyatı ile 22 Temmuz seçimlerine girildi.

27 Nisan muhtırası hükümete değil muhalefete mi verildi aslında? O muhtıranın iktidarı uyarmak yerine aslında yükselen toplumsal muhalefetin önünü kesmek için mi verildiğini düşünüyorsunuz?

Kesinlikle. 27 Nisan’dan 4 Mayıs’ta Dolmabahçe’ye giden sürece bakınca, Anayasa Mahkemesi’nin vereceği bir karardan önce böyle bir müdahalenin yapılmasının rasyonel bir gerekçesi olabilir mi? Hukuk bir karar verecekken böyle bir müdahale ile AKP’yi yeninden mağdur edebiyatı ile seçime sokuyorsun. Sonuçta 5 yıllık hükümet uygulamalarının değil, 367 ve 27 Nisan bildirisi tartışmalarının hâkim olduğu bir seçime dönüştürüldü birden. Oysa o seçimlerden 6 ay önce yapılan anketlerden AKP’nin oyu 24.5%’e kadar düşmüştü. Bunu AKP’nin kendi içindeki insanları bile söylüyorlardı. Dolayısıyla böyle bakıldığı zaman aynı 3 Kasım 2002 seçimlerinden öncesi yapılan bir takım manipülasyonlar gibi, yine aynı şekilde manipülasyonlar yapıldı. Dıştan ve içeriden bir siyaset mühendisliği yapıldı ve MHP’nin daha güçlü bir şekilde parlamentoya girmesinin önü kesildi. Bu gayet açık ve nettir.

“Türk siyaseti AKP-CHP ekseninde tanzim edilmek istedi. MHP tamamen saf dışı bırakılmaya çalışıldı”

2011 seçimleri öncesi birden piyasaya dökülen MHP’li yöneticilerin ve vekillerin kasetlerini de yine benzer bir manipülasyonun parçası olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Evet, birileri Türk siyasetini iki kutup ekseninde tanzim etmek istedi: AKP-CHP. AKP’nin sürekli iktidarda tutulmasının yolu bu diyerek bunu dışardan ve içerden kurgulandı. Hatta hatırlarsanız sürekli iki partili düzene geçiyoruz diye propaganda yapıldı. 2007’de de, 2011 deki MHP’ye yönelik dinleme ve izleme faaliyetlerinin pazarlanmasında da hedef hep MHP’yi güçsüz bırakmak üzerine kuruluydu. Aslında 12 Eylül 2010 referandumunda da MHP hedef haline getirildi. 2011 seçimlerinden önceki gelişmelerde bunun bir devamı olarak MHP’yi tamamen saf dışı bırakmaya yöneldi.

Neden hedefte hep MHP oldu sizce?

Çünkü MHP’nin gücü, milliyetçiliğin yükselmesi AKP’nin uygulayacağı kimi politikaların karşısında toplumsal direnci arttırır. MHP’nin yükselmesi AKP’nin kitleleri kutuplaştırıp kandırmasının önüne geçer. O zaman MHP’yi dışlayacak bir takım gelişmelerin olması lazım. AKP’nin her seçim öncesi PKK ile bir takım işbirliği ve ateşkeslere, karşılıklı oyunlara girmesini ve bunların bir seçim aracı olarak kullanılmasını engeller. AKP MHP’li koalisyon hükümetinin programını aynen uygularken, o dönemdeki kazanımları kullanırken, diğer yandan her şey çok kötü yapılmış ya da hiçbir şey yapılmamış gibi hava oluşturup rahatça zafiyetlerini milletin gözünden kaçırıyor. Önce laik-anti-laik ekseninde CHP-AKP kutuplaşması getirdiler, sonra başka sanal düşmanlıklar, ötekileştirmeleri piyasaya sürdüler, hedef hep MHP’yi parlamento dışında tutmaktı. Çok derin operasyonlarla karşı karşıya kaldık.

Nedir bu sanal düşmanlıklar? Ak Parti toplumdaki kutuplaşmaları körüklüyor mu sizce? Neden böyle bir strateji izliyorlar? Ya da neden sürekli tarihteki geçmiş dönemleri bugünün siyaseti gibi sürekli gündeme getiriyorlar? Sayın Başbakan Erdoğan 11 yıldır iktidarda ama hala muhalefet partisi lideri gibi konuşuyor. Nasıl yorumluyorsunuz?

Maalesef siyasi soytarılık yapıyorlar. İnsanları birbirine nasıl düşürebiliriz diye düşünüp duruyorlar, buldukları her şeyi kaşıyorlar, sanal düşmanlıklar bunlar. Erdoğan 11 yıldır iktidarda daha hala 27 Mayıs’tan vs. bahsediyor. 27 Mayıs’ta kaç yaşındaydı bilmiyorum, ama işte bu sanal düşmanlıklarla toplumsal kutuplaşma meydana getirmek, bütün kötülükleri birilerine atfetmek, günümüzdeki kötülükleri hep sebep sonuç başkalarının üzerine atmak gibi bir siyasi yönetim modelini benimsiyorlar. Fakat bu çok geçerli olabilecek bir politika değil. Günümüzde AKP bunu kullanıyor, kendisine geçmişte oy veren insanları konsolide etme amaçlı yeni düşmanlıklar, kutuplaşmalar meydana getirdi. Ama bu kutuplaştırmalar bıktırmaya başladı, AKP’ye oy veren ve huzur, uzlaşma, diyalog arayan insanlar önemli ölçüde bu politikadan sıkıldı. Dışarıdaki yalnızlaşma, içerideki kutuplaşma ve söylemin giderek marjinalleşmesi ve AKP’nin kendisine oy vermiş ama bugün eleştiri yapan her kesimi bile tehdit olarak görüp dışlama çabası AKP’nin bir bakıma sonu olacak. AKP’ye destek olan kimi kesimler de artık bu hareketten uzaklaşmaya başladı. Bu hareketten uzaklaştıkça kutuplaşma baskı daha fazla artar model olarak öyledir zaten insanlar kendilerine bağlı olanları, düşünceleriyle bağlayamayınca bu sefer tehditle baskıyla şantajla yapmaya başlar ama ben günümüzde bu modelin de başarılı olamayacağını düşünüyorum sayısal olarak da AKP’nin bunun bedelini ödeyeceğini düşünüyorum. Merkez değerlerle çatışmak ve marjinalleşip durmak merkeze yakın partilere oy veren insanların da siyasi fikirlerini ve bakışlarında huzursuzluk meydana getirir. Toplum huzursuzluk istemez. Toplumda bizatihi huzursuzluk, komşuyu komşusuna düşman yapan bir zihniyet var AKP’de. İnsanları birbirine düşman yapmak için etnik ve mezhepsel kimliklerini sürekli çatıştırıyor. Bunun bedelini de toplum ödüyor. Toplumun artık bu yönetim modeline prim vermemesi lazımdır.

Toplumdaki kutuplaşmaları da soracağım, ama size son dönemde sıkça dillendirilen bir algıyı da sormak istiyorum. Ak Parti’ye yönelik oldukça sert eleştiriler yapıyorsunuz, fakat diğer yandan MHP’nin Ak Parti ne zaman siyaseten zor durumda kalsa onu kurtardığı, onun stepnesi olduğu gibi eleştiriler de var. Bu konuda ne diyorsunuz?

Evet, MHP’ye bu zaman zaman atfediliyor. Aslında bu atfedilen bir algı hatasıdır. İki kutuplu siyaset anlayışında MHP bazen AKP’nin payandası, bazen de CHP’nin vagonu olarak gösterilmeye çalışılıyor. Amaç MHP’nin yükselişini durdurmaktır. Çoğu zaman da iki partiye de yaranamıyoruz. Aslında niye yaranamıyoruz çünkü bu iki siyasi parti de maalesef millilik ekseninde bazen siyaset eksenlerini kaybediyorlar, bu eksen kaybının seçmen kaybına yol açmasını engellemenin yollarından biri de milliyetçi düşünceyi temsil eden MHP’nin zayıflaması ve dışlanmasıdır. Örneğin günümüzde etnik meselelere bakış açısı itibariyle AKP ile CHP arasında fikri bakımından belli ölçülerde yakınlaşmalar olduğunu gayet net bir şekilde müşahede ediyoruz. Bu bakımında bu iki siyasi parti de biri bizi onun ekseninde diğeri ötekinin ekseninde gösteriyorlar.

“Bugün MHP’nin ne AKP ‘nin ne de CHP’nin yanında olma gayreti vardır. MHP kendi doğru siyasetini uygulamaktadır”

Sadece etnik meseleler değil, örneğin 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci var. YÖK yasası, ilköğretim yasası, son dönemdeki tezkere yasaları vs. Sürekli ya bir CHP-MHP yakınlaşması ya da bir MHP-Ak Parti işbirliği gündeme getiriliyor ve eleştiri konusu oluyor. Türkiye’deki siyaset yapma tarzı da belki problemli, halk bu kutuplaşma ortamında her şeyi siyah ya da beyaz görmeye kanalize edilmiş gibi?

Şimdi bizim siyasetçi olarak böyle bir kutuplaşmada bir siyasi yol bulmamız lazım. Örneğin biz MHP olarak bir taraftan 367 krizini doğru bulmuyoruz, çünkü 367 krizi AKP’nin değirmenine su taşıdı. Şimdi şöyle düşünmek lazım, ben 367 krizinde, 367’yi doğru bulmayanlar tarafındayım ve ‘parlamentoya geleceğim’ dedim. Parlamentoya geldin mi sen AKP’nin yanındasın, niye yanında olayım? Asıl şu soruyu sormak lazım o zaman, o kutuplaşmayı meydana getirmek, 367 krizini oluşturmak, bir bakıma AKP’nin daha fazla oy almasını sağlamak, gerçek AKP payandalığı değil midir? Benim ne yapmam lazım? Benim bir siyasetçi olarak AKP ya da CHP’den olan gayri-memnunları kendime çekmem gerekiyor. Bu yüzden biz böyle bir kutuplaşmanın tarafı olmadık. O bakımdan MHP kararlarını alırken hep Türkiye’yi ve demokrasiyi düşünerek almıştır. Yani, 4+4+4’e biz de karşı çıktık, biz kademeli sistemi doğru görüyorduk ama böyle bir kademeyi doğru bulmuyorduk ve farklılığımızı ortaya koyduk. Suriye’ye sınır ötesi operasyon yetkisine evet dedik, çünkü Türkiye’yi yöneten bir hükümet var, Türkiye bir saldırı eşiğine gelmiş, hükümet ‘TSK’yı caydırıcı olarak kullanmak durumundayım’ derse, biz buna ‘evet’ deriz. Ben Türkiye’yi savaş tehdidine AKP’nin yanlış politikaları getirdi diye eleştiririm ama böyle bir saldırı eşiğine gelinmişse MHP onu savunur. O bakımdan MHP olarak AKP’yi düşünmedik, Türkiye’yi düşündük. Bu yüzden MHP’nin sürekli payanda gibi gösterilmeye çalışılması büyük haksızlıktır. Bugün geldiğimiz noktaya bakarsak AKP’yi getiren CHP değil midir? 2003’te Erdoğan’ın Başbakan olması sürecini başlatan ya da 2004’te Türk Ceza Kanununu Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırarak onaylayan, özel yetkili mahkemelerin kurulmasına destek veren CHP değil mi? Türkiye’nin bir Kürt meselesi vardır diyen, sonra AKP’yi görüşmeye çağırıp ‘hayır’ diyen, sonra MHP’ye ‘gelin sizinle görüşelim’ diyen CHP değil mi? Biz soğuk savaş döneminde ne Amerika ne Rusya yanında olduk, bugün de ne AKP ne CHP yanında olma gayretimiz vardır, kendi doğru siyasetimizi uyguluyoruz.

Evet, son 10 yılda üzerine konuşulacak gerçekten çok şey var. Dilerseniz merak edilen güncel siyasi olaylarla devam edelim. Son dönemde çok kitlesel hale gelen Gezi Parkı eylemleri oldu. MHP’ye oy veren pek çok kişinin de bu eylemlere destek verdiği konuşuldu. Ancak MHP Gezi Parkı eylemlerine mesafeli durdu. Doğru mudur? Ne düşünüyorsunuz bu eylemlerle ilgili? Sizin hem hükümetin tutumu ve polisin kullandığı aşırı şiddeti hem de eylemcileri eleştiren açıklamalarınız oldu.

Aslında Gezi Parkı ekseninde oluşturulan toplumsal muhalefeti haklı bulduk ama doğrudur, bu şiddet eylemlerine dönüşmesine mesafeli durduk. Mesafeli olmamızın temel sebebi toplumsal muhalefeti şiddet sarmalıyla marjinalleştirmek, meşruiyet dışında çıkartma gibi bir tuzakla karşılaşılabileceğini düşündük. O bakımdan toplumsal muhalefetin olmasına ‘evet’ diyoruz, ama toplumsal muhalefeti marjinalleştiren, toplumsal muhalefetin kimi söylemlerinin toplum tarafından algılanmasını engelleyen yaklaşıma karşı çıkıyoruz. Muhalefeti şiddet ve eylemle bağdaştırarak çok radikalleştirmek aslında bir bakıma toplumsal muhalefeti öldürmek demektir. O bakımdan bunun marjinalleşmesini, radikalleşmesini sokağa taşmasını doğru bulmadık, ama barışçıl ve demokratik eylemlerle bunların ifade edilmesini ve ifade edilirken ortaya konulan tezleri çok önemsedik. Yani ötekileştirme, ayrıştırma, hegemonik yapılanma, dışlanma, bu muhalefetin ortaya koyduğu bu tespitler doğrudur, ama bu tespitleri sokakta marjinalleştirmek isteyenlerin tuzağına da düşmemek gerekiyor. Gezi eylemleri aslında AKP’nin yönetim anlayışının ne kadar baskıcı despot bir yönetim anlayışına dönüşebildiğini de ortaya koydu. Gezi eylemlerine yaklaşım tarzı polisin orantısız güç kullanımı ve bazı insanlarımızı ötekileştirme, dışlaması dikkat çekiciydi.

“Gezi eylemleri AKP’nin ne kadar baskıcı despot bir yönetim anlayışına dönüşebildiğini ortaya koydu”

Başbakan Erdoğan’ın Gezi eylemlerinin arkasında ‘faiz lobisi’ var ya da dış komplolar var ya da darbe teşebbüsleri var gibi iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yani Erdoğan’ın kendisi öyle lobiler ve komplolarla geldiği için söylediklerine kulak vermek lazım. Ama bunlar tabi hükümetin aczini ortaya koyan, AKP’nin yarattığı toplumsal kutuplaşmanın boyutunu ortaya koyan acı olaylardı. Başbakan olmadık komplolara sarılıp kendi yanlışlarını örtmeye çalıştı. Şimdi bakınca Gezi parkı eylemlerinde bulunan genç kesim 1980 ve 1990 doğumlular. 1980’lilerin çoğu ve 1990 doğumlu insanların bildik ömürlerinin tamamı AKP döneminde geçti. 1990 doğumlu insan şu anda 23 yaşında, kendisini 12 yaşından itibaren biliyorsa, 11 yıldır AKP’den başka bir şey bilmiyor. Bu nesil Erdoğan’ın benmerkezci yönetimi, otoriter, her şeyi ben bilirim anlayışından bıkmış durumda. Bu nesil öyle emir komuta nesli değil. Bu nesil hem optimisttir hem pragmatisttir hem esnektir. Eskiden ‘Süleyman hep Başbakan, hep Başbakan’ diye eleştirilirdi, şimdi ise bu adam her yere hâkim, hiçbir mecrada eleştiriye izin vermiyor diye sokağa döküldü. Biz marjinalleşme ve şiddete karşıyız ama bu nesil gelecekte Türkiye’yi yönetecek, dolayısıyla bu neslin de iyi anlaşılması, ötekileştirilmemesi ve bir çatışma ortamına sokulmaması gerektiğini düşünüyoruz. Nesiller kaybolursa Türkiye kaybeder, biz bunu kendi dönemlerimizden çok iyi biliyoruz.

Ben Gezi eylemlerini AKP’nin tahrik ettiğini, ötekileştirmeyi şiddete dönüştürdüğünü ve AKP’den giderek uzaklaşan seçmen kitlesini kendisine bağlamak için bunu bir araç olarak kullandığını, siyasi rant sağlamaya çalıştığını düşünüyorum. Hemen ardından siyasi mitingler düzenlemesi ve onları düşman göstermesi de asıl amacını ele verdi AKP’nin. Orada başka senaryolar vardı.

Ne gibi senaryolar?

Şimdi bu Gezi Parkı ekseninde faili meçhul açıklanması gereken çok konular var. Birincisi, ‘bu gelişmenin olabileceğini 3 ay önceden öğrendik’ diyorlar, öğrendiyseniz, toplumsal olarak bunu niye yönetemediniz? İkincisi, Gezi Parkı ekseninde ağaca, parka saygı; bir duyarlılık oluşmuş, bu duyarlılık oluşurken o gün çadırları yakma, sabah beşte orantısız güç kullanma talimatını kim verdi, kim tahrik etti? Böyle bir uygulama toplumda haksızlık yapıldığına dair bir kanaat oluşturdu. Ondan sonraki dönem içerisinde özellikle 7 Haziran 2013 tarihinde, İmralı’ya bir ziyaret planlandı. O ziyaretten birdenbire Gezi’ye selam sesleri çıkıyor, yani marjinal unsurlar dahil edilmeye başlandı, kimler dahil etmek istedi, neden dahil edildi, bütün bunların hepsinin sorgulanması lazım açıkçası. Bu süreç içerisinde birdenbire bu olayı yönetmek yerine, bir kutuplaştırmaya getirip siyasi rant elde etmek için de bir mitinge dönüştürmek aslında bunu bir siyaset mühendisliği aracılığıyla tahrik edildiğini ve kullanıldığını da ortaya koyuyor.

Ak Parti’nin düzenlediği ‘milli iradeye saygı’ mitinglerinde MHP bayrakları da vardı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi o ortamı değerlendirmek için olmayana ergi metodunu ele alalım. Birileri Gezi’ye bütün marjinal ve radikal unsurları katmaya başlamış. AKP’de bunu destekliyor, tahriklerle oluşturuyor. MHP orada o marjinal unsurlarla birlikte görüldüğü takdirde AKP bunu nasıl kullanacaktı? MHP bu oyunu anlayıp Gezi’ye mesafeli durunca, oyunu tutmayan AKP, ‘bakın MHP kimlerle el ele’ diye propaganda yapamayacağını anlayınca bu defa mitinglerde MHP bayrağı kullanmaya başladı.

“AKP, Gezi olaylarını yönetmek yerine siyasi rant elde etmek için mitinge dönüştürdü”

Yani Ak Parti Gezi eylemlerini körükledi, hatta onun içine marjinal, radikal unsurların katılmasını sağladı veya destekledi, sonra da MHP’nin de orada gözükmesi için bir tuzak kurup MHP tabanını, özellikle MHP’yi etnik gruplarla el ele, AK Parti karşıtı gibi gösterip kendisine yakınlaştırmayı mı amaçladı?

Tabii, biz o tuzağa düşmedik. Bu seferde o toplumsal muhalefetin bize yönelmesini engellemek için benzeşme yöntemini uyguladı. Ve ben burada derin AKP’nin devrede olduğunu düşünüyorum, devletin derin güçlerinin devrede olduğunu düşünüyorum. Hatırlarsanız AKP’nin Gezi Parkı’ndan önce ‘analar ağlamasın’ ajitasyonu ile başlattığı politikalar MHP’de toplumsal muhalefetin birleşmeye başlamasına neden olmuştu. Bursa’da, İzmir’de ve diğer kentlerde kitlelerle buluşan mitingler yaptık. MHP muhalefet olarak adres olmaya başladı. MHP yükseliyordu, AKP sinmişti, teröristle masaya oturan Başbakan sinmişti. Sonra bir manipülasyonla yine CHP-AKP ekseninde Gezi Parkı ile bir kutuplaşma yaratılmaya çalışıldı. Yani böyle bakıldığında Gezi Parkı olayları AKP’yi daha dinamik hale getirdi. Yeni seçmen konsolidesi yapmak amacıyla kullanıldı. Bu süreçte CHP’yi yine kutup başı olarak planlamak isteyen bir yapı oldu ama amaçlarına tam olarak ulaşamadılar.

“AKP bölge ve etnik kimliklere dayalı yeni bir devlet modeli kurmaya çalışıyor. Millete hazmettirmek için Kürt açılımı ve terörist başı ile görüşmelerde gel-git’ler yapıyor. Bunun adı münafık siyasettir”

Bu tip siyasi zikzakları başka pek çok alanda da görmüştük. Biraz da son dönemdeki Kürt sorunu eksenli açılımları konuşalım dilerseniz. Hükümet önce bir Kürt açılımı başlattı, sonra tepki olunca adı ‘demokratikleşme’ açılımı oldu. Kahvaltılar, şarkıcı, sporcu vs. davetleri ile bu açılım götürüldü. Sonra süreç durdu. Başbakan Erdoğan daha sonra ilginç çıkışlar yaptı. BDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırabileceğinden bahsetti, ‘Öcalan’ı ben olsam asardım’ şeklinde konuşmalar yapmaya başladı. Üzerinden bir ay geçmeden de bu defa kamuoyunda söylem hâkimiyeti ile ‘barış süreci’ denen PKK ve Öcalan ile açık müzakere sürecini başlattı. Son olarak da süreç yine durdu görünüyor, Ak Parti iki aylık bir büyük propaganda sürecinden sonra bir demokratikleşme paketi açıkladı. Siz nasıl görüyorsunuz bu gelişmeleri?

Hedef belli. Hazım sorunu var vatandaşta. Vatandaşın hazımsızlık sorunu çektiği dönemlerde gazını alma metotlarını uyguluyorlar ama nihai hedef gayet açık ve net. Yani Cumhuriyetle bir hesaplaşma var, milletle bir hesaplaşma var. Cumhuriyeti kuran milliyetçi iradeyi dışlayan bir yaklaşımla meseleye bakılması gerektiğini söylüyor. Bunu sadece ben söylemiyorum çünkü Öcalan 2007 yılında KCK’nın 7 maddelik çözüm planını sunarken diyor ki ‘milliyetçilik çatışmadır, milli devlet parçalanmalıdır” diyor. Aynı şeyi Ahmet Davutoğlu da söylüyor, Başbakan Erdoğan milliyetçiliği ayaklar altına alıyor. Bakan Ömer Çelik ‘milli devlet yerine ülke devleti olması gerekir’ diyor. Dolayısıyla AKP aslında muhafazakâr demokrat kitabında milli devletlerin uluslararası işbirliği yapan devlet tipine dönüşmesi gerektiğini ifade ediyor. Dini suiistimal ederek değişik devlet fantezileri üretiyorlar. Sonuç olarak böyle bir ortam içerisinde Cumhuriyetimizin dayandığı temellerle, milletimizi var kılan değerleri bir bakıma yeniden tanımlama ihtiyaçları var ama bu tanımlamanın önemli ölçüde maliyeti olacağı için zaman zaman bu git-gel’ler oluyor. İşte ‘teröristlerle kucaklaşanlarla ne işim olacak dokunulmazlıklarını kaldıracağım’ diyor, ondan sonra yetmiyor onları terörist başına, Kandil’e kadar başının üstünde götürüyor, doğrusu bu tamamen münafık bir siyasettir. Uygulamaların amaç ve hedefleri toplum ve milleti yeniden kesip biçmek suretiyle etnik kimliklere dayalı bir millet tanımı, bölge ve etnik kimliklere dayalı bir güç paylaşımı içerisinde bir devlet modeli kurmaktır. Kafalarındaki model budur. Bunlara göre çünkü milli kimlik yoktur, milli kültür yoktur. Bunlara göre sadece inanç sistemi geçerlidir. Dolayısıyla bu bağların kesilmesi, dil önemli değildir, kültür önemli değildir, milli menfaat önemli değildir. Bu siyasal düşünceleri toplum hazmedemedikçe böyle gel-git’ler yapıp duruyorlar. Zaten Başbakan da bunu söylüyor. Hazmettire hazmettire… Şimdi 24 Ocak 2004 tarihinde Davos’tan dönerken söylediği bir laf var, diyor ki; ‘milletin kimlik değişimi konusunda bizle ilgili bir tereddüttü yok.’ ‘Bizi kendisi gibi biliyor’ diyor ve böyle gözükerek aslında milletin kimliğini değiştirme operasyonu yapıyor.

“AKP, PKK’yı bu süreçte Kürtlerin temsilcisi haline getirdi. Öcalan terörist başı olmaktan çıkarılıp politik bir lider haline getirildi.
AKP eliyle bir paralel millet, paralel devlet oluşturuluyor”

Burada etnik kimliklerin bazı haklarına kavuşması demokratikleşme adına önemli değil mi? Ak Parti’nin dine vurgusu ve kimlik değiştirme operasyonu ile neyi kastediyorsunuz?

Aslında sorunun özü haklar değildir. Talep siyasaldır. Siyasal anlamda millet ve devlet millet etnik kimliğe göre tanımlanıp devletin buna göre gücünün paylaşılması isteniyor. Haklar meselesi kamuflajdır. Bunlar asıl yerelleşme modelini benimsemiş. Zaten Ömer Dinçer de ‘Küreselleşme için gerekli olan yerelleşmedir, Türkiye için yerel kültür İslam’dır’ diyor. Yani AKP aslında dinimiz İslam’ı bile Batı Medeniyetinin, küresel medeniyetin bir yerel unsuru olarak dönüştürmeyi hedefliyor, buna hizmet ediyor. Dolayısıyla Cumhuriyetin oluşturduğu, 1000 yıllık tarihimizin oluşturduğu bu coğrafyayı vatana dönüştüren, millet olarak sahip olduğumuz değerleri etnik ve mezheplere dayalı yeniden tanımlamak suretiyle, Cumhuriyeti dönüştürmek, milleti dönüştürmek için uğraşıyor. Demokratikleşme paketleri, ‘analar ağlamasın terör bitsin’ kamuflajları ile daha otoriter, daha yerelleşmiş, milli ekonominin ve milli devletin tamamen kaybolduğu bir yapılanmayı öngörüyor. Zaten AKP’nin muhafazakâr demokrat anlayışında milli devletin uluslararası standartlara göre yeniden dizayn edilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Demokratikleşme paketi açıklanınca aslında aylardır konuşulan pek çok şeyin orada olmadığı görüldü. Gerçi Başbakan Erdoğan ‘Bu başlangıç, bu paketlerin devamı gelecek’ dedi, ama siz yine de nihai hedefin başka olduğunu ifade ediyorsunuz. Açılım sürecine ya da son Öcalan ve PKK ile açık müzakerelere dönersek Ak Parti’nin kritik yanlışları neydi size göre?

Türkiye 2002 yılında terörle mücadeleyi çözerken halkın desteğinin PKK’nın yanında olmaması çok önemliydi. Bunun önünü kesmiştik ama AKP bugün şova dönüşen bu görüşmelerle PKK’yı bir kitlenin temsilcisi konumuna dönüştürmüştür. AKP hükümet olarak doğrudan PKK’yı muhatap alıyor, onu siyasallaştırıyor. Demokraside terörü araç olarak kullanıp meşrulaştırdığınız zaman, artık demokrasinin anlamı kalmaz. Madem terörist dediklerinle bunca sarmaş dolaş olabiliyorsun, o zaman Gezi Parkı’nda olanları niye eleştiriyorsun? Bir münafık siyasettir. Demokratikleşme paketinde de bir zarf bu meşrulaştırma devam etti. Toplum tepki gösterince toplumdaki duyarlılıkları törpülemek için bir geri adım yöntem olarak paketi kullandılar. PKK bu süreçte Kürtlerin temsilcisi haline getirildi. Abdullah Öcalan terörist başı olmaktan çıkarıldı ve politik bir lider haline getirildi. Hala da hazmettirilmeye çalışıyor. Daha büyük yanlış olur mu? AKP eliyle bir paralel millet, paralel devlet oluşturuluyor. Paralel millet ile paralel devlet aynı millet aynı devlet içerisinde oluşturuluyor çünkü şu an için hiç bir gücün bizi fiilen bölmesi mümkün değil ama zamanla ne olur bunu bilemeyiz. Açıktır ki bugün PKK bu geldiği safhaların hiç birini kendisi sağlayamamıştır. Çoğunluk iradesi sağlamıştır bunları. Dolayısıyla, PKK’nın bu siyasal amaçlarına ulaşmasının engellenmesi için ben AKP’nin durdurulması gerektiğini düşünüyorum. Başbakan Kürdistan ve Lazistan eyaletlerinden bahsetmek suretiyle amacını iyice açık etmiştir. Dışarı ile bir mutabakat kurmuştur, oluşturulan bu mutabakatın amacı ve hedefi tamamıyla 4 parçalı Kürdistan’ın inşa modelidir. Türkiye içerisinde de inşa ediliyor. AKP hükümeti Türkiye’de PKK ile mücadelede PKK’yı meşgul etmeyerek aslında onun Suriye’nin kuzeyinde bir egemenlik alanı açmasının da önünü açmıştır. Bunun çok ciddi sonuçları olacağı gayet açık ve nettir. Bunlar masumane girişimler değildir, o bakımdan, bu hususları biz dile getirdiğimiz zaman AKP’ye oy veren insanlar bunun farkına vardığı zaman hemen AKP farklı söylemler içerisine girebilir.

İnsan hakları adına atılan adımlar da yok mu?

Bireysel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesinden yanayız. Ama bu taleplerin kolektif ve etnik bir siyasal yapılanmaya dönüştürülmesi hedefi var. Asıl sorun zaten bunun gösterilip aslen başka planların işletilmesidir. Ben AKP kılavuzlarının uyguladığı politikalarla AKP’ye oy veren insanların ruhunu temsil etmediklerini düşünüyorum ama sorun bunun farkındalığını oluşturmak gereğidir. Kimi zaman AKP bu etnik, ırkçı yaklaşımların üstünü örten başka demokratikleşme, insan hakları gibi değerleri aynı kefeye koyama yöntemi ile toplumsal dezenformasyon yaratmaya çalışıyor. Ben şuna inanıyorum, açılım ve demokratikleşme paketlerinin asıl amacı üç aşamalı bir planla PKK ve Öcalan’a af sağlamaktır. Diğer eklemeler dengeleme, hazmettirme amaçlıdır. Bunu bir taraftan TSK’nın bir psikolojik hareketle sindirilmesi diğer tarafta PKK’nın meşrulaştırılma sürecinde de görmüştük.

“Bize göre Türkiye’de bir Kürt sorunu yoktur. Sadece bu sorunu kabul etme dayatmasıyla Türk milletinin ve devletinin çözülme yoluna sokulması sorunu vardır”

PKK terörü ile Kürtlerin sorunlarını da belki birbirine karıştırmamak gerekiyor. O zaman kendini farklı cephelere yerleştiren taraflar için de içinden çıkılmaz bir ikilem oluşuyor. Kürt kökenli vatandaşların önemli sorunları, mağduriyetleri olduğu açık, insan hakları ve demokratikleşme bağlamında atılması gereken önemli adımlar var. Sizin de bu konularda ciddi hassasiyetleriniz var. Açıkça sormak istiyorum, MHP’ye göre Türkiye’de Kürt sorunu yok mudur?

Yoktur, bunu net bir şekilde ifade etmek istiyorum. Kürt sorunu milli kimlik ve milli devlet yapısını bozmak hedeflerini meşrulaştırmak amacıyla ortaya konulan bir iddiadır. Siyasal taleplerin devletin güç paylaşımının ve egemenliğinin etnik kimliklere ve bölgelere göre ayrışmasına yol açacağı açıktır. Esasen Türkiye’de Kürt sorunu iddiası Cumhuriyetimizin kurtuluş mücadelesi sırasında da Kürdistan meselesi olarak dış güçler tarafından dayatılmış ancak kurtuluş mücadelesiyle buna ‘hayır’ denmiştir. Buna ilişkin irade beyanı Kürt kökenli kardeşlerimizin temsilcilerinin TBMM’ne 1921’de gönderdikleri telgraflarda; ‘Türkiye’nin bir Kürdistan meselesi olmadığını, Kürtlerin kaderinin Türklerle birlikte oluğunu ve Kürtlerin ayrı bir unsur olarak TBMM hükümetinde ayrı bir unsur olarak telakki edilmesini kabul etmediklerini’ ifade etmişlerdir. Lord Curzon’un Kürdistan özerliğinden bahsetmesini protesto eden çeşitli Kürt cemiyeti temsilcileri de 25 Ocak 1923’te ‘Kürtlerin kendi ailesinden yetiştirdiği Türk milletinin kurtarıcılarına ve Büyük Millet Meclisi Hükümetine teslim ettiklerini’ belirterek kendilerinin Türk Milletine mensup oluğunu kararlılıkla ifade etmişlerdi.

Öte yandan Orta-Doğu jeopolitiğinde Türkiye’de bir Kürt sorunu iddiasına siyasal çözüm arayışının 4 parçalı Kürdistan inşasının bir aşaması olduğu açıktır. Özellikle Orta-Doğu’da etnik veya mezheplere göre devlet yapılanma modelinin Türkiye’de inşası için Kürt sorunu iddiası bir araç olarak kullanılmaktadır. Ulus ötesi çözüm bulma arayışının milletimizi ve devletimizi aşacağı açıktır. Özellikle sözde çözüm ve barış sürecinde 4 parçalı Kürdistan’a yapılan vurgular, Lozan’ın yeniden yazılması gerektiğine dair talepler, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimin Anayasasında Sevr’in 62-64. Maddelerine yapılan atıflar Türkiye’de bir Kürdistan oluşturmaya ve milletimizin egemenliğinin ayrıştırılmasına yönelik bir sürece doğru sürüklenmek istendiğini ortaya koymaktadır. Bütün bunlara paralel çeşitli merkezlerde Türkiye’yi bölen haritaların yayınlanması da bu sürece işaret etmektedir. Bu bakımdan Kürt sorunu iddiasının kabulü ve bunun çözümüne yönelik siyasal taleplerin millet ve devlet ayrışmasını sağlayacağı gözden ırak tutulamaz. Evet, bize göre Türkiye’de bir Kürt sorunu yoktur. Sadece bu sorunu kabul etme dayatmasıyla Türk milletinin ve devletinin çözülme yoluna sokulması sorunu vardır.

Peki, Türkiye’de bu bağlamda ne sorunu vardır?

Türkiye’de kesif ve çok boyutlu terör ve bölücülük sorunu vardır. Ülkenin anayasal düzenini silah zoruyla değiştirmek için 30 yıldır kan döken bir örgüt ve bu örgütün ülkeyi bölmek isteyen hain talepleri vardır. Bu nedenle, bu eli kanlı örgütün dayatmalarını Kürt kökenli vatandaşlarımızın talebi olarak algılar ve böyle yansıtırsak işe baştan yanlış başlamış oluruz. Unutulmamalıdır ki bugün Kürt kökenli kardeşlerimizle toplumsal bir sorun söz konusu değildir. Aksine bütünlüğe eriştirilmiş değerler ekseninde kardeşlik hâkimdir. Yoksa bireysel olarak ülkemizde yaşayan pek çok vatandaşımızın değişik türden sorunu mevcuttur. Bu anlamda Yozgat’ın köylüsünün de, maaşı yetmeyen emeklinin de, Kürt kökenli vatandaşlarımızın da bireysel sorunları vardır ve bunların çözümü gerekmektedir. Var olan sorunlar bireysel hak ve özgürlükler ekseninde değerlendirilmelidir. Bu bireysel sorunları, siyasal taleplere dönüştürerek buna Kürt sorunu demek her şeyden önce Kürt kökenli kardeşlerimizi yaralar, zedeler ve daha tehlikesi dışlar. Aynı zamanda PKK gibi Türk-Kürt, çoluk-çocuk demeden katliamlar yapan bir terör örgütünü Kürt kökenli kardeşlerimizin temsilcisi haline getirmek gibi çok daha büyük bir problemle bizi karşı karşıya bırakır. Biz bu yüzden ‘bin yıllık kardeşliği yaşa ve yaşat’ diyoruz. PKK terör örgütünün hedefinde ise bu bin yıllık kardeşliğin silah zoruyla, etnik siyasetle yok edilmesi bulunmaktadır.

Bu ülkede herkes eşit vatandaş olarak eşit şartlarda, eşit haklarla her türlü makam ve mevkiye gelebilmiştir. Kimse şu ya da bu olduğu için yasa önünde eşitsizliğe, haksızlığa, ayrımcılığa tabi tutulmamıştır. Böyle bir sorun olsa, Kürt kökenli vatandaşlarımızdan cumhurbaşkanı, başbakan, milletvekillerinin olmasını nasıl açıklayabiliriz ki? Bu ülkede herkes yasa önünde eşittir. Kürt sorunu şeklinde adlandırılan emperyalist komplo maalesef bu gerçekliğin çarpıtılmasına ve PKK terör örgütünün amacına hizmet etmek amacına matuf bir çabanın ürünüdür. Bugün PKK’nın meclisteki uzantısı başta olmak üzere, bunu mevcut iktidar partisi de ana muhalefet partisi de bu şekilde adlandırarak bir anlamda PKK’nın taleplerine ve bölücü emellerine hizmet etmektedir.

Bu kardeşlik ve Kürtlerin de eşit vatandaş olarak her şey olabilmesi söylemleri bugün özellikle bazı çevreleri rahatsız ediyor. Bunun sorunların üzerine örtmek olduğunu düşünüyorlar?

Bizim dediğimiz şey; bu şekilde söyleyenler bölücülerin ekmeğine yağ sürerler. Her vatandaşın demokrasi ve insan hakları ekseninde sorunları tartışılır ve herkesin rahatı için reformlar yapılır. Ama Türkiye’de bu adımlar hep bölücülüğe zemin hazırlamak, teşvik etmek üzerine yapılıyor, biz bunu görmezden gelemeyiz. Bu şimdi demokratikleşme paketlerinde de yapılmaya çalışılıyor. Örneğin ne yapıyorlar; silaha başvurmamış Aleviler, başörtülü kardeşlerimiz ve PKK’nın taleplerini aynı paketin içine koyuyorlar, hepsini demokratik adım gibi sunup milleti kandırmaya çalışıyorlar. Bunların aynı zeminde tartışılmasını, aynı pakete konmasını doğru bulmuyorum. Bunu büyük bir haksızlık olarak görüyorum. Çünkü PKK talepleri, çoğu zaman Kürt sorunu adıyla ortaya konan talepler, hepsi siyasi taleplerdir. Siyasi sonuçları da devlet ve milletin altyapısına dinamit koymadır. Oysa diğer talepler bireysel özgürlüklerdir. Onların hiçbir başka anlamı yoktur. Bireysel özgürlük talepleri ile paralel devlet ve paralel millet oluşturmanın altyapısına yönelik siyasi hedefleri birbirine karıştırmamak gerekir. O siyasi hedefler ile bireysel ve kültürel anlamda vereceğiniz özgürlükleri, talepleri aynı kefeye koymak yanlıştır. Bu bakımdan aslında mesele kolektif boyutlu, siyasal boyutlu değil. Demokratikleşme talepleri bireysel ve kültürel özgürlükler bağlamında ortaya konmalıdır.

Bu konularda sıcak tartışma biteceğe benzemiyor. Son dönemdeki davaları da sormak istiyorum. Ergenekon, Balyoz KCK gibi çok önemli operasyonlar ve davalar oldu Türkiye’de. MHP biraz mesafeli mi kaldı bu sürece? Bu davaları derin devletle hesaplaşma görenlerin yanında, bunların tek amacının muhalefeti susturmak olduğunu iddia edenler de oldu. Bu operasyonlar sırasında ve davalar sürecinde ciddi hukuk ve insan hakları ihlalleri olduğu da çok konuşuldu. Siz ne düşünüyorsunuz?

Biz bu davaların ne savcılığını ne de avukatlığını yaptık, yapmaya da niyetimiz yoktur. Biz demokrasiye, milli iradeye inanan 44 yıllık bir siyasi partiyiz. Bu eksende milli egemenliğe ve iradeye yapılan müdahaleleri siyasi ve hukuki meşruiyet dışı görüyoruz. Özellikle Ergenekon, Balyoz gibi davalar üzerinden kendilerine siyaset üreten, bu davalarla kendi siyasetlerine destek sağlamaya çalışan iktidar ve ana muhalefetin varlığını herkes görüyor. Bu nedenle TSK gibi bazı kurumların bu şekilde yıpratılmasıyla karşı karşıya kaldığımız gibi, aynı torbaya yaş ve kuruların konularak değerlendirilmesini, kurunun yanında yaşın yakılmak istenmesini de yanlış buluyoruz. Darbe teşebbüsü, darbe niyeti ve darbe hazırlığı içinde olanların adalet çerçevesinde ayıklanmadan herkese toptancı bir karar verilmiştir. Bunun bir hesaplaşma, intikam duygusuyla yapılıyor izlenimi vermesi, muhalif sesleri susturmaya dönük operasyonlar gibi yaygın bir şekilde algılanması ise bu davaların gittikçe gerçeklikten koptuğuna dair kanaatleri de güçlendirmektedir.

Bunun en bariz örneklerinden biri de milletvekilimiz Sayın Engin Alan’ın Başbakan geldiğinde ayağa kalkmamasının cezasını çektiğini bizzat Başbakan tarafından ifade edilmesi olmuştur. Nitekim bu cezalar üzerine Sayın Engin Alan’ın milletvekilliğinin ivedilikle düşürülmesine yönelik beyanlar kişisel bir husumetin varlığını da ortaya koymaktadır. Şüphesiz bu davalarda savunma hakkına ve deliller ekseninde yöneltilen çok önemli ihlallerin var olduğu iddiası bulunmaktadır. Hukuk herkese lazımdır. Burada bir parantez açarak şunu ifade etmeliyim. KCK davasını bu kategorilerin dışında tutmak gerektiğini düşünüyorum. KCK, PKK terör örgütünün paralel devlet yapılanmasıdır. Bu davaların bir denge oluşturmak suretiyle PKK’ya af taleplerini meşrulaştırmak amacıyla kullanıldığına dair iddiaların bulunduğu da göz ardı edilmemelidir.

“KCK Türkiye’de PKK terör örgütünün şehir yapılanması olarak kurulan ve ülkede ayrı bir paralel devlet yapılanmasını amaç edinen yeni bir PKK versiyonudur”

Neden KCK operasyonlarını ve davasını Ergenekon ve benzeri davalardan farklı görüyorsunuz? Onları terör örgütünün şehir yapılanması, derin devleti ile mücadele görenler yanında, insanların hak arama ve örgütlenme hakkına karşı zulüm görenler de var.

KCK açıkça Türkiye’de PKK terör örgütünün şehir yapılanması olarak kurulan ve ülkede ayrı bir paralel devlet yapılanmasını amaç edinen yapıdır. Bu nedenle PKK terör örgütüyle nasıl mücadele etmek gerekiyorsa onun şehir uzantılarıyla da aynı oranda mücadele etmek gerekir. KCK’nın terör örgütünün şehir yapılanması olması bir iddia değil, KCK davasıyla ortaya konmuş bir vakıadır. 2000’li yılların ortalarında KCK sözleşmesiyle kurulan ve PKK terör örgütünün şehirlerde yaptığı bombalama eylemlerinin, şehir merkezlerinde düzenlenen terör faaliyetlerinin arkasında bu yapılanmanın olduğu KCK davasında da ifade edilmiştir. Bu nedenle KCK ve PKK aynı şeydir. Amaç, Türkiye içinde iki devletli, iki milletli bir yapı ortaya çıkarmak ve son aşamada da 4 parçalı Kürdistan’ın kurulmasıdır. KCK davalarında bu örgütün başının İmralı’daki terörist başı olduğu, Kandil ve Demokratik Toplum Kongreleri adlı yapıların bu örgütlenmenin birer unsuru olduğu açık ve nettir. PKK’yı dağdan ovaya indirme, çözüm süreci ve PKK’nın siyasallaşması amacına matuf olan KCK’ya dönük operasyonlara bu gözle bakmak gerektiğini düşünüyorum. Esasen bugün çözüm süreci altında da KCK toplum örgütlenme modelinin meşrulaştırılması söz konusudur. KCK, PKK terör örgütünün fiilen kuşatılmış bölge oluşturmak suretiyle paralel devlet uygulanmasının hayata geçirilme modelidir. Bunun oluşturulmasıyla hukuki tanınmışlığa zemin oluşturmak istenmektedir. KCK’nın arkasında fiili olarak PKK vardır, PKK silahı ve tehdidi vardır. KCK, yeni bir PKK versiyonudur.

“Anayasanın ‘Ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti, başkenti Ankara, resmi dili Türkçe ve ülkesine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin Türk olduğu’ gibi maddeleri kırmızı çizgilerimizdir”

Haklar ve devleti konuşurken dilerseniz Anayasa ile devam edelim. Türkiye’nin gündeminde son iki seçimdir yoğun şekilde yeni bir Anayasa yapma vaadi var. Ancak oluşturulan komisyonlar ve çıkarılan taslaklara rağmen somut bir adım olmadı. Şimdi Meclis’te bir komisyon aktif çalışıyor, MHP de komisyonda. Siz yeni Anayasa süreci ile ilgili ne düşünüyorsunuz? MHP’nin kırmızı çizgileri var mı? Başkanlık sistemi gündemde mi?

MHP olarak biz, milletin kendi yaptığı bir anayasasının olması gerektiğini her zaman dile getirdik. Ancak bu anayasa yapılırken, devletin kuruluş felsefesine aykırı, milli devleti ve milli kimliği yok etmeye dönük girişimlere de karşı çıkıyoruz. Milli egemenlik ve milli iradenin ancak bu temeller üzerinde gerçek anlamıyla oluşacağını düşünüyoruz. Anayasa yapım sürecinin yeni bir millet ve yeni bir devlet inşa süreci olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan Anayasa yapım sürecinde Türk Milletinin değerlerine ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş temellerinin dikkate alınması gerekmektedir. AKP ve BDP eksenli böyle taleplerin masaya getirildiğini gördüğümüz için de maksadın bağ yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu görüyoruz. Anayasa etnik taleplere, siyasi partilerin iktidar hesaplarına göre değil milletin geneline hitap eden ve devletin esaslarını belirleyen metinlerdir. Oysaki diğer siyasi partilerin farklı yaklaşımlar içinde olduğunu açık olarak görmekteyiz. Ülkenin adının Türkiye Cumhuriyeti, başkentinin Ankara, resmi dilinin Türkçe ve ülkesine vatandaşlık bağıyla bağlı herkesin Türk olduğu gibi maddelerin değişmezlerimiz olduğunu her yerde ifade ediyoruz. Bizim kırmızı çizgilerimiz bellidir. Bunun dışındaki bireysel haklar, idareyle ilgili bir takım düzenlemeler ve diğer konularda zaten epeyce bir ilerleme kat edilmiştir.

Ancak diğer siyasi partilerin devlete ilişkin olan bu hususları zedeleyecek tekliflerindeki ısrarları anayasa yapımında maksadı aşan hususlar olarak karşımıza çıkmaktadır. MHP olarak Anayasada denge denetim mekanizmalarının oluşturacak, güçler dengesi içinde, özellikle yargının bağımızı ve tarafsızlığını sağlayacak, yürütmenin yasmaya karşı sorumluluğunu güçlendirecek, medya özgürlüğünü sağlayacak bir yapı içinde bireysel hak ve özgürlüklere koruyacak bir yapılanmaya öncelik veriyoruz.

Başkanlık sistemine gelince, demokratik parlamenter sistemle bir problemimiz yok. Böyle olmakla beraber sağlıklı işlemesi için çeşitli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Özellikle yürütmenin yasamaya karşı sorumluluğunu güçlendirmek gerekmektedir. Başkanlık sistemi ise daha çok siyasi iktidarın ve Başbakan Erdoğan’ın tek adamlık özlemine dönük bir talep olarak yorumlanmalıdır. Şüphesiz bu kişisel hırsın altında milli ve üniter devlet yapısı yerine federatif bir yapılanma arayışı da bulunmaktadır. Bunun siyasal sistem açısından zararları olduğunu toplumun büyük bir kesimi ifade etmekte, bizzat iktidar tarafından yapılan anketlerde Türk toplumunun böyle bir sistemden yana olmadığı da görülmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın açıkladığı demokratikleşme paketi ile ilgili görüşleriniz nelerdir? MHP olarak buna karşı politikanız nasıl olacak?

Esasen bu paketin bugün demokrasi ekseninde eleştirdiğimiz hususların hiçbirine cevap vermediği açıktır. Bu paketle medya mı, AKP’yi eleştiren yazarla mı, STK’lar mı, sendikalar mı kendini daha hür hissedecektir? Yoksa demokratik barışçıl bir şekilde hükümeti protesto edenler mi? Yargıç ve savcılar mı kendini daha hür hissedecektir? Vatandaşlar kendilerinin dinlenip izlenmediğinden emin olacak mıdır? Muhalefete yapılan komplolar mı açığa çıkarılmıştır? Milleti kutuplaştırmaktan, ötekileştirmekte mi vaz geçilmiştir? İşadamları kamu ihalelerinde rekabette haksızlık yapılmayacağından emin midir? Sanatçılar horlanmayacak mıdır? Biz bunun demokratikleşme paketi değil, PKK’nın taleplerini, dayatmalarını yerine getirmek için bir adım olarak niteliyoruz. Paket açıklandığında milletimiz de net bir şekilde gördü ki, PKK’nın anadilde eğitim, özerklik gibi taleplerinin millete sindire sindire hazmettirme süreçlerinden biri de bu açıklanan pakettir. Andımızla ilgili düzenleme, Alfabedeki değişiklikler de bu taleplerin bir bölümüdür.

Andın kaldırılmasının altında yatan gerçek Türk kavramının, Atatürk’ün andın içinde yer almasıdır. Özellikle andın kaldırılmasını savunanların andı ırkçılıkla suçlaması Türk kavramını ırka indirgeyerek milli kimliği dışlama amacı taşıdığının ortaya koymaktadır. Bu anlayış milleti sosyolojik bir varlık olmaktan çıkaran ırkçı bir düşüncenin yansımasıdır. Bu paketin toplumun büyük bir kesiminde tepki bulacağını gören iktidar, PKK’ya verdiği tavizleri yerine getirebilmek için, kamuda başörtüsü serbestisi, Hacı Bektaşi Veli gibi bütünleştirici manevi bir adın bir üniversiteye verilmesi gibi mütedeyyin ve Alevi İslam inancını taşıyan vatandaşlarımıza dönük düzenlemelerle adeta PKK’ya verilen tavizleri örtme amacını gütmüştür. Biz bunların PKK taleplerinin başat rol oynadığı bir pakette yer almasını her şeyden önce başörtülü kardeşlerimize ve Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimize bir saygısızlık olarak görmekteyiz. Ancak iktidar bütün bu sinsi devrimleri sessiz devrim olarak lanse edip yeni tavizlerin yolunu açmak istemektedir.

MHP olarak biz yaptığımız mitinglerle, basın yoluyla bu çözülme sürecini anlatıyoruz. Milletimizin de bu “al-ver” sürecinden rahatsız olduğunu aldığımız telefonlar ve mailler yoluyla, mitinglerimizde, açık hava toplantılarımızda bizimle birlikte olan vatandaşlarımızın bu gelişmeler karşısındaki tepkileriyle, serzenişleriyle çok iyi biliyoruz. Bunun önüne geçmek içinde demokratik yollardan bu iktidarın ilk olarak yerel seçimlerde milletimizin iktidara sarı kart göstereceğini sonrasında da genel seçimlerde bu PKK ile girilen müzakere sürecine son vereceğini düşünüyoruz. Bunun için var gücümüzle mücadele edeceğiz.

“Türkiye dış politikada tüm itibarını kaybetti”

İçerde gerçekten çok sıcak bir gündem var. Hükümetin dış politika karnesini nasıl görüyorsunuz?

Maalesef atılan her adım hezimettir. Türkiye şu anda Irak’ta yok, Suriye’de yok, İran’la zaten problemimiz var, Mısır’da yokuz, Libya’da yokuz, Fas’ta kral Başbakana randevu bile vermiyor. Bugün Dışişleri bakanı Arap ülkelerine gidemez durumdadır. AB’yle ilişkilerimiz neredeyse dondu. Güvenilir bir ülke olmaktan çıkıyoruz. Maalesef Türkiye yumuşak güç yerine kaba gücün kullanılmasını önceleyen bir anlayışa teslim oldu.

‘Komşularla sıfır sorun’ politikasının sonucu ‘herkesle sorun’a mı dönüştü?

Türkiye tüm itibarını kaybetti. Arap basınında Türkiye aleyhinde çok ciddi şeyler var, Irak’ta Türkiye’nin bir askeri darbe planladığına ilişkin raporlar yayınlanıyor. Mısır’da dava konusu oldu, Recep Tayyip Erdoğan’ın insanları adam öldürmeye kışkırtmaya çalışması rapor edildi. Türkiye’nin yumuşak güç olarak bölge medeniyetine hâkimken AKP bu gücü yok etti. AB ile ilişkilerimiz zaten sorunlu, Türkiye, ‘Suriye konusu bizim içişlerimiz, 911 km sınırımız var’ dedi. John Kerry geldi, Netanyahu’ya gitti, Ahmet Davutoğlu’na ‘Paris’e gel’ dedi, o da tıpış tıpış Paris’e gitti ve ne söylenirse elçi gibi yerine getirdi. Türkiye’nin bir inisiyatifi takip eden bir politikası yok, diplomasinin gücü yok. Kaba güç taraflısı gözüküyor ama kaba gücü kullanacak irade de yok. Biz Suriye konusunda hükümete sınır dışı operasyon yapma yetkisi verdik, PKK/PYD tehdit ise niye kullanmıyor? Yani elinde güç var, ABD’ye yap diyor, biz sana yetki verdik, kendin yapsana, kendine olan risk ve tehditleri ortadan kaldırsana. Ama o irade olmadığı gibi PKK’yı taraf hale dönüştürdü, caydır dediğimiz PYD oluşumunu meşrulaştırdı. Dolayısıyla böyle bakıldığı zaman hükümet 4 parçalı Kürdistan’ı kendi eliyle inşa ediyor.

Nedir bu 4 parçalı Kürdistan meselesi? Biraz daha açar mısınız?

Şimdi Irak’ta ve Suriye’deki PYD oluşumu var, onlar ‘Bizim hedefimiz, federatif bir Orta Doğu’da birleşmiş bir Kürdistan’dır’ diyor. Siyasi hedefleri bunlar. Öte yandan Öcalan’ın KCK devlet yapılanması modeli konfederatif bir Kürdistan öngörür. 4 parçalı bir Kürdistan’la ilgili Erbil’de toplantılar yapıyor, Diyarbakır’da Kuzey Kürdistan’la ilgili toplantılar yapıyor. Bu toplantılarda Lozan yeniden yazılmalı deniyor, Sevr’in 62-64. Maddeleri gündeme getiriliyor. Yani AKP Sevr’i yeniden fiilen realize etme anlayışıyla bakıyor, Wilson prensiplerini hareket geçirmek amacıyla adım atıyor. Sevr’in milli mücadeleyi ortadan kaldırdığı boyutlarıyla yeni adımlar atıyor. Günümüzde fiili olarak devlet bölünür mü toprak bölünür mü, güçleri yetmez ama sosyal mesafeyi arttırdığınız zaman böyle bir olguyla karşılaşırsınız artık, o bakımdan Irak’ta yıkımda varız ama yeni Irak’ta yokuz. Suriye’de yıkımda varız ama yeni Suriye’yi oluşturacak muhalefeti oluşturmada yokuz. Libya’da vardık yıkımda, yeni Libya’da yokuz, Mısır’da yıkımında varız, Tahrir meydanında sese kulak verdiler, oldu-bitti falan dendi ama sonuçta geldik, şimdi Mısır’da yokuz.

MHP olarak Suriye’ye olası bir müdahale için hükümete yetki veren yasanın lehinde oy kullandınız. Ancak parti olarak Suriye ile savaşa karşı mısınız?

Biz Suriye’nin iç çatışmasında taraf haline gelecek dışarıdan müdahaleyi doğru bulmuyoruz. Ama Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü tehdit edecek noktaya gelirse milli menfaatlerimiz doğrultusunda müdahaleyi meşru görüyoruz. O bakımdan Türkiye’nin Suriye’deki bir iç savaşın yöneticisi, tarafı haline gelmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Kaldı ki bu coğrafyadaki ihtilaf ve çatışmaların tarafı haline gelmek Türkiye’nin medeniyet havzasındaki ilişkilerini yok etmesi demektir. Irak’ bakmak lazım, Suriye’de devleti kurumlarıyla ortadan kaldırdığınız zaman oluşabilecek kaotik ortam Türkiye’ye maalesef yanı başında terör ve huzursuzlukla dolu uzun bir döneme yol açar. Bu da Türkiye’nin menfaatlerine aykırı bir ortam olur. Suriye’de rejim mücadelesinin etnik ve mezhep çatışması haline dönüştürülmüş olmasının Türkiye’yi yönetenlerinden de sorumluğu içerisinde olduğunu düşünüyorum açıkçası. Ayni zamanda bu meselenin bölgesel kimi aktörlerin de devreye girmesini sağlayacak boyuta gelme sürecinde olmasını da çok ciddi bir tehlike olarak görüyorum.

Son dönemde çok tartışılan camii-cemevi projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Biz bunu olumlu görüyoruz. Camii ve cemevi aslında birbirinin karşıtı değil, Alevi İslam inancı içerisinde meseleye bakılması gerektiğini düşünüyoruz. Aslında 11 Aralık 2012’de Sayın Genel Başkanımız bunu önermişti; Çamlıca’da Türk-İslam külliyesi içerisinde camii de olabilir cemevi de olabilir demişti. Yani değerlerimizi paylaşmayı bilmeliyiz ama bu değerleri paylaşırken kişilerin bunları yorumlamasını da kendi takdirlerine bırakmamız gerekiyor. O bakımdan ben bunu olumlu gördüğümü ifade etmek istiyorum.

Özellikle Alevi gruplardan buna sert tepki gösterenler var, bunun Alevileri asimile etme ya da Sünnileştirmeye yönelik bir hareket olduğu eleştirisi yapılıyor?

Bence böyle görülmemeli. Cemevleri de zikir evleri gibi bir yer, hepsinin ulaşmak istediği ruhi derinlik birbirine benzerdir. Kimin nerede ibadet yaptığı sorgulanmamalıdır. O Allah ile kişi arasındadır. Biz bunların birliğine çatışmacı yaklaşımla bakmayalım, kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı yöntemler kullanmayalım. Biz bunları aynı medeniyet havzasının pınarları olarak görmeliyiz. Gerçekten Allaha hamdolsun ki Alevi kökenli insanlarımız bu konularda kimi haksızlıklara rağmen hiçbir zaman çatışmacı olmadılar, tahriklere kapılmadılar, bu haksızlıkları araç olarak kullanıp toplumda çatışma yaratmadılar. Milli birlik, milli kültür içinde onları da dışlamadan, kendilerini anlatabilecekleri ortamı her zaman yaratmamız lazım.

“AKP döneminde büyüme üretimine dayalı değil dışarıdan ithal edilen bir büyüme oldu, biz buna ‘hormonlu bir büyüme’ diyoruz. Türkiye cari açık verirse büyüyor”

Son olarak biraz da ekonomiyi konuşalım dilerseniz. Sizin asıl uzmanlık alanlarınızdan birisi de ekonomi. Türkiye’de ekonominin durumunu nasıl görüyorsunuz? Ak Parti kendinden önceki koalisyon hükümetinin ekonomik programını devam ettirmişti, sonraki uygulamalarını nasıl buluyorsunuz?

Biz hükümette olduğumuz dönemde AKP’den önce yapısal reformları yapmıştık. 1990’lı yılların mali ve siyasi sistemdeki dirençsiz yapısı dikkate alındığında bütçe açıklarının, yüksek enflasyon ve faiz ortamlarının olduğu dönemleri yapısal reformlarla aldığımız tedbirlerle durdurmuştuk. AKP 2007 yılına kadar bizim programımıza aynen devam etti. Ama maalesef AKP döneminde alınmış hiç bir yapısal tedbir yok. AKP’nin bizim daha önce yürüttüğümüz bankacılık reformu, bütçe dengesi ve mali disiplin konusundaki duyarlılıkları aynen devam ettirmesi doğru olmuştur. Ancak özellikle bankaların görev zararları konusunda tedbir alınmıyor, bunu doğru bulmuyoruz. AKP maalesef vergi, kayıt dışı ekonomi ve istihdam alanlarında yapısal reformlar yapmadı. Onun uyguladığı tercihleri yanlış buluyoruz. AKP döneminde büyüme dışarıdan ithal edilen bir büyüme oldu, biz buna ‘hormonlu bir büyüme’ diyoruz. Oysa kendi üretimine dayalı bir büyüme olması lazımdı. Maalesef bu gerçekleşmedi. Türkiye milli gelirinin 3’te 1’ini yurt dışından ithal eder hale geldi. Üretim daha fazla ithalata bağımlı oldu. Yüksek katma değerli ürünler ihracatında maalesef OECD ülkeleri arasında sonuncu durumdayız ve bu anlamıyla rekabet gücü de oluşturmadık. Türkiye büyüdü ama bu dışarıdan ithal edilen büyüme oldu. Bunları yanlış buluyoruz.

Bunun yanında Türkiye, çok avantajlı bir ortam içerisinde, maalesef düşük kur yüksek faiz politikasıyla dışarıdan döviz girmesi ve daha fazla ithalat yapılmasıyla hisli bir büyüme elde etmek istedi. Böyle bir büyüme modeliyle Türkiye’nin ithalata bağımlılığı arttı. Böyle bir uluslararası konjonktürün çok uygun olduğu bir alanda, rekabetçi bir kurla, piyasalara girmemizin önü engellendi, sermaye birikimimiz maalesef 23.9%’dan 11.9%’a düştü. Özel tasarruflarımız açısından bu çok ciddi bir sorun. Dışarıdan sermayeye ihtiyaç oldu sürekli, bu da sürdürülebilir bir politika değil. Cari işlemler açığına dayalı bir büyüme modeli de sürdürülebilir bir büyüme modeli değildir. ‘Finanse ettiğimiz müddetçe problem yoktur’ falan dendi ama netice itibariyle, bunlar sürdürülemez oldu.

Türkiye’nin büyüme modeli sıkça polemik ve eleştiri konusu oluyor. Hep üretimden bahsediyoruz ama dışarıdan sıcak paraya akışına bağımlı bir ekonomi döngüsünden çıkamıyoruz. Siz ekonominin bugünkü durumda en önemli sorun olarak neyi görüyorsunuz?

Bizim gördüğümüz en önemli sorunlar cari işlemler açığı, tasarruf açığı, özel sektör borçluluğu ve hane halkı borçluluğudur.

Ak Parti hükümeti döneminde IMF’ye olan borcumuz sıfırlandı. Bu önemli bir başarı değil mi?

Evet, ama bu göstermeliktir. Başka borçlarımız çok ciddi arttı. Örneğin Dünya Bankası borçları 3 kat arttı. Öte yandan vatandaşlara yönelik geliri artıracak politikalar olmadığı için daha fazla borçlanma ve ödemeyle ilgili problemler çıktı. Kredi kartlarıyla tedbirler alınmak zorunda kalındı, bunların önemli sonuçları olacağını düşünüyorum. Bu bakımdan dünün sorunları farklı, bugünün sorunları farklıdır. Bugünün en önemli sorunu rekabet gücü oluşturacak ekonomiyi oluşturmak, maalesef bu oluşmadı. Ara malı dâhil olmak üzere üretimden vazgeçip ithalata yöneldik, sermaye birikimimiz azaldı, üretim kaynaklarımız önemli ölçüde yabancılaştı, gelir oluşturacak kaynaklar maalesef dışarıya yöneldi. Dolayısıyla varlıklarımız azaldı, kamunun elindeki varlıklar özelleştirildi ama borçlarımız arttı. Kamu borçları olarak çok artmadı borcumuz ama bu bir stratejik tercihti. Hükümet kamu borçlarını azaltarak özel sektörün borçlanmasını artırdı fakat en önemli sorun özel sektörün borçlarının artması bir kur riskini beraberinde getirdi. Böyle bir ortamda oluşabilecek bir problem, reel sektördeki bir üretim problemi olarak dönebilecektir. Reel sektördeki üretim problemi aynı zamanda finansal kesimde bir mali krize yol açabilir. Bankalarda finansal istikrarı oluşturmamız lazım. Bunları birer risk alanı olarak görüyoruz.

Son dönemde döviz fiyatlarındaki hızlı sıçramalarla birlikte yeniden ekonomik kriz söylentileri yayılmaya başlandı. Sizce Türkiye’de yakın dönemde yeni bir ekonomik kriz olabilir mi?

Ben açıkçası bir kriz beklemiyorum ama ekonominin bedeli artıyor. İnsanların ödediği bedel artmaya başladı. Vatandaşların şu anda bir ödeme krizi içerisinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü dalgalı kur sisteminde netice itibariyle döviz iner çıkar ama bu ortamda kriz beklentisi olmasa da sürdürülemez bir ekonomi politikasıyla karşı karşıyayız. Sürdürülemez ekonomi politikasının maliyeti Türkiye’ye daha fazla olacaktır. Dolayısıyla bugünkü hükümetin değişmesi milleti korkutmaya çalıştıkları gibi bir istikrarsızlığa yol açmayacak, tam tersi bu sürdürülemez politikaların değiştirilmesi ile daha sağlam bir ekonomik yapı kurulacaktır. Şimdi zaman zaman bu tehditlerle karşılaşılıyor; ‘efendim bu hükümet giderse, istikrarsız bir ekonomi olur’ deniyor, ‘hayır değil’ çünkü şu anda ekonomi zaten istikrarsız. Yani kırılgan. Sadece bu istikrarsız ekonomiyi sürdürülebilir politikalar, güçlü kaynaklarla dönüştürmemiz gerekiyor. Biz bunu yapacağız, bizim bunu yapmamız lazım, bu dönüştürmeyi yapmak gerekiyor. Gün geçtikçe dış finansmana daha fazla ihtiyacı olduğu için sürdürülemez olan ekonomik yapı mutlaka doğru yönetilmeli ve sosyal politikalara ağrılık vermeliyiz.

Neden bu ekonomik modelin sürdürülemez olduğunu biraz örneklerle açar mısınız? Bu nedenle mi büyüme de istihdama yansımıyor Türkiye’de?

Neden sürdürülemez çünkü cari işlemler açığı sürdürülemez, finansman politikası sürdürülebilir değil. Türkiye cari açık verirse büyüyor. Böyle olunca katma değerli bir büyümü yok. Bu büyüme modeli de sürdürülebilir değildir. Oluşturduğunuz istihdamın yarısı asgari ücret istihdamı, yani en alt gelir düzeyinde bir istihdam, bu modelle sizin emek sermaye hasıla katsayısında dengeyi oluşturmanız mümkün değildir. Bunlar çok ciddi problem alanlarıdır, dolayısıyla kalitesiz ve Türkiye’ye risk getiren bu sürecin maliyetinin hem halka hem özel sektöre olmaması için acilen yapısal tedbirler lazımdır. Ekonomi sosyal sonuçlar doğurmalı, ekonomi istihdam doğurmalı. Yoksa kısa dönemli istihdam oluşturma modelleriyle işsizliği azaltmak ekonominin doğurduğu bir sonuç değildir. İstihdam bir üretim modelidir, üretmek lazım. O bakımdan bu işsizliği saklamak amacıyla böyle odaklı politikalar bence sürdürülebilir politikalar değildir. Ekonomimizin üretimde rekabeti ve yüksek katma değeri oluşturacak bir modele, tasarruflarımızı artıracak bir modele ihtiyacı var. Bugünkü büyüme modelinin Türkiye’ye katma değer açısından fazla bir şey katmadığı gayet açık ve net. Bütün ampirik sonuçlar bunu ortaya koyuyor. Türkiye ithalata dayalı bir büyüme modeliyle; ‘dolar bazında üç kart arttık’ deniyor ama bunun kur politikası ve özellikle de enflasyonla ilişkisi olduğunu belirtmek lazım. Sabit fiyatlarla Türkiye 2002 yılına göre 62.5% büyümüş, o bakımdan bu sürdürülemez büyümenin vatandaşa daha az maliyet getirecek başka bir sürece dönüştürülmesi gerektiği kanaatindeyim. Tasarruflarımız azalıyor, üretimimiz ithalata bağımlı, daha fazla katma değer üreten bir ekonomi oluşturamıyoruz. İş gücümüzün eğitim süresi 8.5 yıl. Kadınlarda 6.2 yıl. Bu gösteriyor ki eğitimli insanları istihdam edemiyoruz, bu da önemli bir gizli işsizlik meydana getiriyor. Haberleşme mezunu olan insan garsonluk yapmak durumunda kalıyor. Bunlar çok ciddi sorunlardır. Oysa Türkiye’nin önünde demografik bir fırsat var, çalışabilir nüfusumuz artıyor. Bu demografik fırsatı kullanmak lazımdır. Nasıl kullanacağız? Bir, eğitimli insan gücümüz artıracağız; iki eğitimli insan gücümüzü daha fazla katma değer üretecek sektörlerde istihdam edeceğiz. Bunları yaparsak Türkiye’nin rekabet gücü artar. Bunları yapabiliyor muyuz? Bu üretim modeliyle ‘hayır.’ Ben böyle bir perspektif görmüyorum.

“Bugün yeni yetişen nesil daha katılımcı yönetim modelleri görmek istiyor”

Seçim dönemlerinde MHP’nin daha çok milliyetçi hassasiyetlerini çokça duyuyoruz ama sosyal ve ekonomik alanlardaki vaatlerini, politikalarını çok fazla dinleyemiyoruz. O nedenle örneğin MHP iktidara gelirse ekonomi nasıl yönetilecek, ne gibi sosyal politikaları olacak diye merak ediliyor aslında. Bu bağlamda da sizin ekonomiye bakış açınızı dinlemek önemliydi. Peki, MHP iktidara gelirse insanlar 10 yıl sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacaklar? Özellikle gençlere ne söylemek istersiniz?

Çok yerinde bir soru. Kesinlikle diyebilirim ki şimdiki umutsuzluğun olmadığı bir Türkiye olacak. Türkiye’de iş bulma umudu içerisinde olan bir genç kesim olacak. İlk önce bunu oluşturmamız lazım, çünkü Türkiye’de insanların iş bulma umudu kayboldu. Bakın 1980 ve 90 yıllarında doğan bu gençlerin is bulma umudu kaybolmuş durumda. İkincisi insanların gelecek umudu olacak, yani kendi geleceğini kurabileceği umudunu taşıyan bir genç nüfus yaratacağız. İki ana problem alanı var; eğitim ve istihdam. İnsan gücümüzü bu iki sorun etrafında geliştireceğiz, onların sınavlarla önlerini kesmeyeceğiz. Kendi kabiliyetleri ve yetenekleri ölçüsünde istedikleri mecraya girmeleri ve o mecradan çıkmayı diledikleri zaman da istedikleri oranda iş bulma umutları olacak. Bugün yeni yetişen nesil aslında önemli ölçüde zorluklar içinde büyüse de kendine güveniyor, belli değerler ekseninde bütünleşmek ve ilerlemek istiyor. Cumhuriyet sevgisi, bayrak sevgisi var, milli toplum yapıları ile ilişkilerini geliştirmek istiyor. Ama bugünkü otoriter yönetim anlayışı ve ötekileştirici yaklaşımlar onların katılımcılığını engelliyor. Onlar daha katılımcı yönetim modelleri görmek istiyor, kendisini sürekli kandırılmadığı modellerle yönetilmek istiyor. Hem yönetim modeli hem de o yönetim modeli içerisinde kişisel beklentiler itibariyle eğitim ve istihdam meseleleri bu genç kesim üzerinde hep beraber birlikte geleceğini oluşturduğumuz bu Türkiye’de dikkate almamız gereken konular. O bakımdan 10 yıl sonrasının Türkiye’sinde insanların kendi geleceklerini kurmasına engellerin olmadığı, genç müteşebbisliğinin arttırdığı bir dönem olmasını diliyorum. 25 yaşından sonra iş bulma umutlarını yitirmiş, üstelik bugün olduğu gibi işe giremedikleri halde sağlık sisteminin dışında tutuldukları bir Türkiye olmamasını diliyorum.

Sayın Vural, bu uzun ve samimi söyleşi için çok teşekkür ederiz. Sizi oldukça yorduk. Türkiye’de milliyetçi olmayı, MHP’yi, ülkücü hareketi ve Türkiye’nin güncel sorunlarını konuştuk. Sorulara içtenlikle cevap verdiniz. Sağolun.

Rica ederim, ben teşekkür ederim. Sizleri de kutluyorum, başarılar diliyorum.

Diğer HABERLER