Siyaset devlet ve toplum yönetimi ile ilgili tüm faaliyetleri kapsar. Bu alanı, hem siyaset bilimi hem de siyaset felsefesi inceler. Siyaset bilimi devlet biçimlerini, siyasi olguları ve süreçleri ele alır, betimler ve olanı olduğu gibi inceler. Siyaset felsefesi ise var olan siyaset üzerine bir sorgulama ve akıl yürütme etkinliğidir. Bir ideoloji sadece propaganda, ikna etme ve abartılı zaferle ilgilendiğinde değil, yalnızca doğruluk, geçerlilik, haklı çıkarma gibi genel ilkelerle ilgilendiğinde bir siyaset felsefesi olur.

Siyaset devlet ve toplum yönetimi kapsadığından, siyaset felsefesinin en önemli problemlerinden biri bu ilişkileri anlamlandırmak, ihtilaf ve çatışmaların nedenlerini belirlemektir. Şüphesiz bu ihtilaf ve çatışmaların kökünde fikri sorunlar vardır. Günümüzde yaşadığımız güncel tartışmaların ve toplumda tepki doğuran kimi açıklamaların kaynağında da bu vardır.

Siyaset felsefesi “toplum”, “devlet”, “hukuk”, “hükümet”, “güç”, “otorite”, “adalet”, “hak”, “özgürlük”, “eşitlik” gibi, siyasal yargılamaları tasvir eden önemli kavramların anlamlarının tahlilini de içerir. İnsanların toplumsal ilişkilerinde ve devlet işlerinde, siyasal gücün işlevi ve doğru işleyişinde uymak zorunda kaldığı şeyler hakkındaki sorulara cevap vermek için bir siyaset felsefesi gerekir. Şüphesiz bütün bunlara cevap ararken başvurduğu genel ahlâkî ilkeler ve ölçütler vardır.

Medeniyetimizin ve toplumumuzun bugün içinde bulunduğu sorun ve ihtilafların aslında belirli bir uygarlığın içinde çeşitli düşünce ve etkenlik disiplinlerinin birbirlerine bağlılıklarında aranması lazım gelen “organik” diyebileceğimiz nedenleri olduğunu görmek gerekir.
Gerek kendi toplumumuz, gerekse evrensel düzeyde çatışma ve ihtilafları anlamak ve bunların çözümüne yönelik eylemleri ve pratik hayatı biçimlendiren, siyasal eylemi harekete geçiren bir kuramsal çerçeveye, öğretiye ihtiyaç vardır.

Eylemi önceleyen bir kuramsal çerçeveden yoksunluk, eylemleri ya gelişigüzel kılacak ve anarşiyi doğuracak ya da yöneticileri diktatör kılacak ve toplumu özgürlükten yoksun bırakacaktır. Bu iki durum toplumun varlığının devamını ve yetkinleşmesini imkânsız hale getirecektir.

Dünyanın en eski milletlerinden birisi olan Türk milleti olarak bir kültürün, medeniyetin sahibi olarak tarihin her kesitinde ve yaşadığı her coğrafyada organizasyonlar oluşturmuş ve bunların dayandığı temel ilkeleri belirlemiştir. Türk milleti en ileri siyasal organizasyonları ürettiği gibi hukuk ve adaletin de hamisi olmuştur.

Aslında kurulan her organizasyonun, varlığı ve güçlenmeyi sağlayan her ilkenin arkasında bir düşünce, tecrübe ve kültür vardır. Tarih boyunca varoluşun arkasında bir anlayış, bir kavrayış ve aynı zamanda bir yenilenme vardır. Aslında bugün bize miras kalan sadece vatan değil, tecrübedir, fikirdir, kültürdür, medeniyettir.

Şüphesiz kültürü tarihi süreçlerden ve siyasi güç arasındaki spesifik ilişkilerden kopararak değerlendirmek gruplar arasında ya da gruplar içindeki sosyal düzenin ve insan tecrübelerinin değişken yapısı da önemsizleştirilmemelidir. Geçmişi bugünün kavramlarıyla anlamayacağımız gibi geçmişi bugüne taşımakla da bugünü kavrayamayız.

Medeniyetimizin en önemli hastalığı “taklid” olmuştur. Bu taklidin içe dönük ve dışa dönük boyutları vardır. Bu çerçevede kendi siyaset dünyamızın bu sorulara vereceği cevap ile günümüz toplumunun pratik sorunlarına çözüm arayışında medeniyetimizin siyasi bilgelerine başvururken ne taklide ne de evrensel gelişmelerin inkârına ve ne de medeniyetimizin mahrekinde(yörüngesinde) yer aldığı esasları yargılamak bağnazlığına düşmemek gerekir.

Medeniyet kaynaklarımızı sorgulamak yerine ilhamı ondan alıp asrın idrakine söyletmek olarak ele aldığımızda her çağın ve o çağı yaşayan milletin kendi çağına ve ihtiyaçlarına özgü okuma ve yorumların yapılması son derece önemlidir. (Devam edecek)